30 yıl önce - 30 yıl sonra

31 Aralık 2008

30 yıl önceki uygulama; Sakarya, Selanik, İnkılâp, Bayındır, Yüksel sokak ve caddeleri ile GMK ile Milli Müdafaa Bulvarlarının bağlantı yollarını trafiğe kapatarak Türkiye’de ilk yaya bölgesi uygulamasını yapan Ali Dinçer’in o yıllardaki gazete haberinden:

YOLLARI YAYALARA VE YAVRULARA AÇIYORUZ!

•Merkezi alanlar yayaların rahat gezebildiği alanlar olmalıdır.

İnsana verdiğiniz değer ona ayırdığınız yerle ölçülür.

Ankara Belediye Başkanı Ali Dinçer 29 Nisan 1978 tarihinde Sakarya Caddesinde düzenlediği basın toplantısında cadde ve sokaklardaki yaya sorunlarına değinerek Ankara Belediyesi olarak bu soruna büyük önem verdiklerini açıklamış ve bu konudaki uygulamalarını anlatmıştır. Ali Dinçer basın toplantısında şunları söylemiştir;

Ankaralı olarak parasını verdiğiniz bu yolda ya da şu kaldırımda yürümek sizin en doğal hakkınızdır. Ama yürüyemezsiniz. Çünkü bu sokaklarda insana yer kalmamıştır.

Modern teknolojinin yarattığı her şey, şu yükselen bloklar, dizi dizi otolar yaşamı kolaylaştıracağına engeller duruma gelmiştir. Oysa uygarlık insan içindir. İnsanı ezmek için değil… Görünen odur ki insanımız betondan ve demirden dökülmüş ve giderek darlaşan bir kalıbın içine sıkıştırılmıştır. Ne yayalar ne de araç sahipleri artık bu sokakları kullanamıyorlar.

Bu kördüğümün nedeni, önce çalışanları taşıyacak kitle ulaşım araçları yapmak yerine, özel oto üretmeyi yeğ tutan anlayıştır. Toplumsal yarar yerine, yalnızca kar diyen bir ekonomik sistem, sonuçta işte böyle iflas eder. Kendi bile kurtulamaz, kurduğu kapandan.

Şu sokaklarda iki kişi yan yana ve konuşarak yürüyemezsiniz. Çünkü her adımda önünüze bir araç çıkar. Birbirinizden ayrılıp bulduğunuz aralıklardan ayrı ayrı geçmek zorundasınız. Bu sokaklarda dostluğa bile yer kalmamıştır. Otomobiller insanları yenmiştir. Gün boyunca insan ayağı değmeyen kaldırımlar vardır burada…

Bu hastalığı tedavi edeceğiz.

Güle oynaya

Konuşa söyleşe

Selanik Caddesi – Sakarya Caddesinin bir bölümü ile İnkılâp Sokağı ve Bayındır Sokağını trafiğe kapatarak yaya bölgesi yapma kararı aldık. Aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Bulvarı ile Milli Müdafaa Caddesi bağlantısı da kapatılarak bu bölgede trafikten arındırılacaktır.

Yolları yayalara ve yavrulara açıyoruz. Ezilme tehlikesi ve trafik gürültüsü olmayan bir alan yaratacağız.

Uygulama sırasında sokaklar yeniden düzenlenecek ve dekore edilecektir. Küçük havuzları yeşil alanları ile herkesin zevkle yürüyeceği alanlar olacaktır buralar…

İşyerlerinin servis gereksinimleri akşam saatleri ile sabah erken saatler de giderilecektir.

Aynı uygulamaları Ulus ve Aydınlıkevler vb semtlerde de gerçekleştireceğiz.

İnsana verdiğiniz değer, ona ayırdığınız yerle ölçülür. Aynı değer ölçüsünde birleştiğimiz İl Trafik Komisyonuna tekrar teşekkür ederim. Uygulama en geç bir ay içerisinde başlayacaktır.

Bugünden uygulama; GÖKÇEK; ULUS, KIZILAY GİBİ MERKEZİ ALANLARI YAYALARA KAPATIYOR. KISACASI KENT MERKEZİNİ TAŞITLARA AÇIYOR. İŞTE TEPKİLER:

KIZILAY YAYALARA AÇILSIN

“Kent merkezi yayaların merkezidir”, “Kent merkezinin sahipleri yayalardır”, “Yaya geçitlerinde öncelik yayalarındır” dövizleri ve Yaya Hakları Bildirgesi’nin taşındığı eylemde, getirilen tekerlekli sandalyeyle, Kızılay’ın özürlülere tamamen kapatılması da teşhir edildi.

Raylı sistemli toplu taşımacılığa ağırlık veren projeler yerine Ankara’yı bir otobana çeviren İ. Melih Gökçek, Ankara’nın başta Kızılay olmak üzere birçok merkezi yerleşimlerde aynı zamanda kirli görüntü veren yaya ve araç geçitleri, köprüleri yapmıştır. Böylece zaten araç trafiğinden bunalan insanları yoğunlaşan araçlarla daha da fazla bunaltmıştır.

Basından

Toplu taşımacılığı ve yaya önceliğini hedef almayan bir anlayışla trafik sorunu çözülmez!

Gökçek, ‘utanç duvarı’ örüyor!

BU NEDENLE İ. MELİH GÖKÇEK’TEN HESABINI SORALIM

1.Atatürk döneminde yurtiçinde hızla yapımı sürdürülen raylı toplu taşım 1950’li yıllarda DP iktidara gelme- siyle kesintiye uğrayarak dış kredi destekli karayolu çalışmalarına hız verilmiştir.

2.1950–70 yılları arası artan motorlu taşıt sayısı, Ankara’da yaşamı olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Kent merkezi hava ve gürültü kirliliğini yaşamaya başlamıştır.

3.1970’li yıllarda CHP’nin önce yerel yönetimlerde, kısa aralıklarla da olsa merkezi idaredeki iktidar döneminde “yerel yönetim bakanlığı” kurarak kent içinde araçlardan çok yayalara önem veren planlamalar başlatmıştır.

4.1975 yılından sonra projelendirilen ve 1979 yılında maliyeti, finans yolları tespiti yapılan Ankara Metrosu temeli 1980 yılında atılmıştır. Ankara Belediye Başkanı Ali Dinçer’in temelini attığı metronun dönemin MC hükümetince vize almaması (belediyeler bugün olduğu kadar geniş yetki ve mali güce sahip değildi) nedeni ile çalışmalar Gençlik Parkı içinde başlatıldı. 12 Eylül Askeri Darbesi ile de kesildi.

5.Ankara Belediyesinde 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde yerel yönetimler yeniden yapılandırılarak çıkarılan 3030 Sayılı yeni Büyükşehir Belediyeler Yasası ile Büyükşehir Belediye Başkanlığını ANAP adayı Mehmet Altınsoy kazanmıştır. (o dönemde aynı partiden İ. Melih Gökçek Keçiören Belediye Başkanı olmuştur.) Belediyeler Özal Hükümeti tarafından bu dönemde yeniden yapılandırılmış, yetki ve mali güçleri arttırılmıştır.

6.1984 yılından önce belediyeler sınırlı yetkilerle, mali sıkıntılarla yaşamakta iken, yeni yasa ile bugün 3 ila 4 bakanlık toplamı kadar önemli yetki ve mali güçlere sahiptirler. Mehmet Altınsoy döneminde, Ankara Belediyesinin sınır ve mücavir alanları genişlemiş, yeni yetkiler ve ekonomik desteklerle güçlenmiştir. Bu dönemde 1950’li yılların zihniyetinden olacak Ankara’da raylı toplu taşıma ile ilgili hiçbir çalışma yapılmamıştır.

7.1989 yılında yapılan yerel seçimlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilen Murat Karayalçın Ankara Metrosu ve Ankaray projesini gerçekleştirerek geriye dönüşü olmayan uluslararası anlaşmalarla hayata geçirilmesini sağlamıştır.

8.1994 yılında İ. Melih Gökçek Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olmuştur. Ankara’nın her yerine yamalı bohça gibi raylı toplu taşım çalışması başlatmış, daha bir tanesinin açılışını yapamamıştır. Çalışmaları sürdürülen raylı sistem kentin öncelikli yerlerinden çok politik konum göz önünde bulundurulmuştur. 15 yıllık belediye başkanlığı süresi göz önünde tutulduğunda önceliklerinin arasında raylı sistemin olmadığı ancak halkın baskıları ile çalışmaların yapıldığı anlaşılmaktadır.

9.İ.Melih Gökçek; 1950 yılları iktidarrn karayollarına ve otomobile verdiği önceliği Ankara’da sürdürmektedir. Merkezi alanlarda halen toplu taşımacılıktan çok, özel otoların geçişini önceliğe alan düzenlemelere

devam etmektedir.

Yerel-İş Sendikası Yayın Organı ” İnce Kalem Dergisi ” nden alınmadır.

Hazırlayan : Mahmut Emin Avcı

60. ONUR YILI

20 Aralık 2008

Brüksel’de lahana üretenlerin, Türkiye’ye olan takıntılarının onulmaz bir durumda olduğu biliniyor. Türkiye’nin mendil büklüğünde olan ülke ile ilişkilerini kısa sürede düzeltmesi isteniyor.
Fransa’nın dönem başkanlığında geçtiğimiz hafta gerçekleşen toplantı sonrasında yayımlanan sonuç bildirgesinde, “Türkiye’nin Ek Protokolü bütüncül ve ayrım gözetmeden uygulama yükümlülüğünü yerine getirmemesi üzüntüyle karşılanmaktadır” söylemine yer veriliyor.
Türkiye’den bu konuda acil ilerleme beklentisinin yanı sıra, Kıbrıs’taki müzakereleri aktif olarak desteklemesi gerektiği belirtiliyor. Bunların yapılması durumunda adada çözümün kısa sürede gerçekleşeceğinin vurgusu da yapılıyor.
Kıbrıs’ta çözüm için AB tarafından dayatılan tüm koşullar biliniyor. Duyma özürlüler bile adadaki çözüme ulaşabilmek için Rumların isteklerinin kabul edilmesi gerektiğini anlamış bulunuyorlar.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve adada 1974 yılından bu yana yaşamlarını sürdüren yerleşikler diye tanımlananların adadan çıkarılması istenmektedir.
Bu arada kendi bölgelerinde yaşayan ve sayıları - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti nüfusundan fazla olan yabancılar var -  270 bin olduğu açıklananlardan söz edenlere ne yazık ki rastlayamıyoruz. Bu açıklama Rum İçişleri Bakanlığı tarafından yapıldığının da unutulmaması gerekiyor.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan çekilmesi sonrasında yaşanacakları düşünmeye gerek bile yoktur. Can güvenlikleri ortadan kalkacak olan Türkler, can güvenlikleri için adadan göç edeceklerdir. Böylelikle de Rumların ısrarla istedikleri “tek egemenlik, tek devlet ve tek kimlik” olgusu kendiliğinden oluşacaktır.
Yut dışına gidemeyecek olanlar, kendi güvenliklerini sağlamak için direnme haklarını kullanabileceklerdir. Bunu yapamayanlar ise başlarına geleceklere, kısacası kendi kaderlerine razı olma yolunu seçeceklerdir.
Görüşmeler sonrasında yoldaşlardan birisi zorla da olsa gülücükler dağıtarak, iyimser havalar basıyor. Diğeri ise mahkeme duvarını andıran suratı ile karşısına çıkanları döver bir havada görüntü veriyor.
Bu görüntüler işlerin yolunda gitmediğinin kanıtı mı oluyor ne…
İçersisinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz gerekçe gösterilerek Kıbrıs sorununun geri plana itilmesi veya itilmiş olmasını, tehlikeli gidişin bir göstergesi olarak da almak istemiyoruz. Buna karşın çok ciddi kuşkularımızın da olduğunu vurgulamak durumundayız.
15 Aralık 1948 yılında kurulan Kıbrıs Türk Kültür Derneği 60. onur yaşına ulaşmış bulunuyor. Dernek aradan geçen bu sürede, Kıbrıs’taki Türklerin haklarını sürekli olarak savunmuştur.
Kıbrıs Türklerinin, Londra ve Zürih Anlaşmaları ile haklılıkları, dünyaya kabul ettirilerek eşitlik ve egemenlik hakları kazanılmıştır. Kazanılan bu hakları Rumlar, Türklere karşı ‘soykırım’ uygulamalarını başlatarak geri almaya çalıştıkları unutulmamıştır.
Yunanistan ve İngiltere’den aldıkları cesaretle giriştikleri ‘soykırım’ hareketleri, Kıbrıs Türklerinin direnme hakkını da beraberinde getirmiştir. Sonrasında kendini Türk olarak görenlerin de onur duyacağı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.
Derneğin kuruluşunun 60. Onur yılında yayımladığımız mesajdan bir bölümü de sizlerle de paylaşmak istiyoruz.
“… Yoldaşlar söylemi öne çıkarılarak başlatılan son görüşmelerden, toprak ve mülkiyet konusu çözülmeden siyasi bir çözüme ulaşmanın zor olacağını söylemek istiyoruz.
Yüce Atatürk’ün ‘bağımsızlık’ ateşinin aydınlattığı ve kurucularımızın da yol göstericisi olan bu ilkeden ayrılmadan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Türk Kültür Derneği’ni de sonsuza dek yaşatacağımızı bir kez daha haykırmak istiyoruz”…
Nice 60. Onur yıllarında buluşmak dileği ile…
SEVGİ ile kalınız…

19 Aralık 2008  -  Ankara  -

Kermese Katılan İlçeler

18 Aralık 2008

Sermayenin Bilim Adamları

18 Aralık 2008

Politik strateji ustası; “Sermayenin kalemşorları, bin tane doğruyu bir yalanlarını gizlemek için yazarlar.” der. Günümüzde, sözüm ona bilim adamı diye geçinenler, medya bülbülleri, yalakalar, dönekler, kalemini emperyalizme kiralayanlar, “Ilımlı İslam,  Kökten Dinci Devlet, Siyasi İslam, İslam Devleti” sözcüklerini dillerine dolamışlar, sakız gibi çiğneyip duruyorlar. Bir kere, İslam Devleti, Ilımlı İslam Devleti diye bir kavram yoktur. Paraya Ya da emeğe dayalı devlet vardır. İnsanlık ‘köleci devlet’ ve ‘feodal devlet’ biçimlerinden geçerek bu aşamaya ulaştı.  Türkçe Sözlük, şöyle tanımlıyor Devleti; “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak, siyasi örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel bir varlık.”  (TDK. S. s.297.) Dün din ekseninde örgütlü bir devlet yoktu, bugüne de yoktur.  Devlet, siyasi bir oluşumun simgesidir ve sınıfsal bir öze sahiptir. Bu öz, ezen ve ezilen sınıflardan oluşur. Devlet, dolaştırılmış bir yumağa benzese de ezilen ve ezen sınıfların bir bütününden başka bir şey değildir. Bu nedenle ezilen ve ezen sınıfların bir bütünüdür. Zaten sınıflar ortadan kalkınca, devlet de söner ve ortadan kalkar.

Fransız devlet adamlarından Taylant’ın ilginç bir sözü vardır; “Süngü ile her şeyi halledebilirsiniz,ama üzerinde duramazsınız” Sömürgeciler,ezilen sınıfları, atom bombası ya da günümüzde korkunç boyutlara ulaşmış kitle imha silahlarıyla -Hiroşima’da olduğu gibi- yok edebilirler.. Bunu yapmamalarının nedeni onların hukuka, insanı değerlere bağlı olmalarından kaynaklanmıyor. Çünkü,vahşi kapitalizmin ya da emperyalizmin; dini, imanı, mezhebi kıblesi, merhameti ve acıma duygusu yoktur. “Kurt ile yer, sahibiyle şivan ederler.”  İrak’da, Afganistan’da, Anadolu’da ya da dünyanın başka bir yerinde milyonlarca günahsız ve de masum insanları öldürdüler ve bu kıyımı bu gün de sürdürmektedirler. Yeter ki kasalarına dolarlar aksın, cüzdanları dolup taşsın. Onlar için her şey mubahtır. Çünkü vicdanları cüzdanlarıdır, kulakları ise sağırdır. Ne ki emekçiler olmadan, onların emeklerini sömürmeden karlarına kar katmaları, para keselerinin dolup taşması olanaksızdır.

Süngüleriyle halledemediklerini, dini, ırkı, mezhep ve bölge farklılıklarını, medyayı, en önemlisi de eğitimi, kültür ve sanatı kullanarak emekçilerin beyinleri yıkıyorlar, düşünme yeteneklerini yok ediyorlar.  Başta  işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin sınıfsal çıkarları temelinde örgütlenerek örgütlü  hak aramalarının önünü kesiyorlar. Biliyorlar ki örgütsüz ve sınıfsal bilinçten yoksun bir topluluğun, sürüden farkı yoktur. Breht’in dediği gibi, böyle bir topluluk ya da sürüyü isterseniz kırkıcıya, isterseniz, yemciye isterseniz de kasaba götürebilirsiniz. Hiç fark etmez. Bunu çok iyi bildiği için başbakan Erdoğan, “Kriz bizi teğet geçer” diyor…

Sermayenin medyadaki  kalemşorları bu beyin yıkamada ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ancak,Hasan Cemal’ı, Taha Akyol’u, Mehmet Barlas’ı, Cengiz Çandar’ı, vb… kişileri bu yalakaların dışında düşünüyorum.  Çünkü onlar tercihlerini yapmışlar, ‘mütareke Basını’nın görevini üstlenmişler.    Onlar, Ali Kemal’in, Ref-i Cevat’ın, Refik Halid Karay’ın günümüzdeki temsilcileridir!  Tarih onları da bu ulvi görevi bir hakkın yerine getirdikleri için  elbetteki  değerlendirecektir!..

“Telefonların dinlenmesine, özel hayata müdahale edilmesine, Suudi ve Sovyetler Birliği gibi diktatör ve komünist rejimlerde rastlanabilir.”(Emin Çölaşan, Ankara Kulisi, 02.11.2008)   M.Kemal: “Her ikimiz de Avrupa ve İngiliz emperyalist kapitalizmine karşı amansız bir savaş vermekte olduğumuza göre, Bolşeviklerle işbirliği yapmamız kadar doğal bir şey olamaz.” (THE NEW YORK TIMES,19.08.1920) Acı ama gerçek Emin  Çölaşan’da katıksız Kemalist!.. O nedenle de  Orta Çağ feodalizm ve teokrasinin temsilcisi faşist Suudi’lerle Bağımsızlık Savaşımımızda maddi ve manevi bakımdan bizimle karşılıklı yardım ve dayanışma temelinde,işbirliği yapan,Dünyadaki mazlum halkların kurtuluşuna ışık tutan Sovyetler Birliğini aynı kefeye koyuyor. İsmet Paşa’nın, “ hadi oradan” sözü ister istemez insanın usuna geliyor ve de beynine bir çivi gibi saplanıyor.

“Dün nasıl Alman Askeri diktatörlüğünü almakla bugün çöküntüye uğramışsak, şimdi de Rus Bolşevikliğine can atmakla yarın dünya sahifesinden silinmek istiyoruz.” (Hafız İsmail, Alemdar Gazetesi,04.03.1920,)  Hasan Cemal, “AB’ye girmezsek, arkamızı ABD’ye dönersek, işçimize aş, iş bulamayız ve de bağımsızlığımızı ve demokrasimizi koruyamayız,” diyen Hasan Cemal’e elbetteki kızamazsınız. Çünkü onun yeri ve yönü belle’ Ya   Çölaşan’a ne demeli?.. Hafız İsmail’de  Hasan Cemal’da,Taha Akyol’da aynı yolun yolcusu ve de aynı kulvarda koşuyorlar. Yüzleri, kapitalist emperyalizme  dönük.   Peki, M. Kemal’le Çölaşan aynı kulvarda mı koşuyorlar?..
Mütareke basınına bir sözümüz yok, olamazda… Onlar üzerlerine düşen görevi bihakkın yerine getiriyorlar. Solda görünüp sağın değirmenine su taşıyan Çölaşanlara ne demeli! Yazıyı; “Kendini altından koru, zehri teneke kupa içinde sunmazlar.” atasözüyle noktalayalım!

Sevgi, Dostluk ve Barış Kermesi

18 Aralık 2008

CHP Ankara İl Kadın Kollarının düzenlediği Sevgi, Dostluk ve Barış kermesi büyük ilgi gördü.

Vedat Dalokay kokteyl salonunda gerçekleştirilen kermeste başkentin hemen hemen tüm ilçelerinin
standı yer aldı. Yöresel yemek, el işleri ve hediyelik eşyaların satışa sunulduğu kermese katılanlar
sevdikleri için yılbaşı hediyeleri ve ihtiyaçları olan gıda maddelerini aldılar.

Keçiören CHP İlçe Kadın Kolları Belediye Başkan Aday Adayı İlhami Öztürk

Silemezler Gönlümüzden Ne Şarkılarını Ne Seni

6 Aralık 2008

Sanat dünyası vefasızdır. Genelde İstanbul’da yaşadıkları için ‘ vefa’ yı sadece bir semt adı olarak biliyorlar. Yıllarını Türk Sanat Müziğine adamış ve çok güzel eserler kazandırmış olan İlkan San ömrünün son yıllarını Ankara’da sıkıntıyla geçirdi. Geçtiğimiz ay vefat eden usta söz yazarı ve yorumcuyu son yolculuğuna uğurlarken yanında yıllardır birlikte yol aldığı kadim dostları ve  TRT sanatçılarından Zekai Tunca ve Hüseyin İleri vardı. Vefatından bir hafta önce görüştüğümüz sanatçı bitkindi. Takıldım, “ Bu ne hal abi”  dedim, “ Oğlum son günlerimi yaşıyorum. Bak sana son yazdığım şiirimi vereyimde yayınla belki İstanbula göndeririz. Son şiirim son sözlerim olur “ dedi.Ve son şiirinden bir kıtayı okudu.
ŞİİRDE ŞARKIDA ADIM KALACAK
SEVDİĞİM İNSANLAR BENİ ANACAK
BATAN GÜNEŞİM ORDA DOĞACAK
BİR BAŞKAALEME YOLCUYUM DOSTLAR
Kendisine böyle konuşmamasını, daha yapacak çok şeyler olduğunu söyledim. Biraz sitemliydi cevabı, yorulmuştu ve vefasızlıktan şikayetçiydi. Hastalığı sırasında kimsenin arayıp sornmadığını söyledi. “ Ama insan dotlarını arıyor. Biz bu hallere düştük ne arayanım var ne soranım son yazdığım siiri bile İstanbuldaki sanatcı arkadaşlarıma ulaştıramadım yalnız şu satırlarım herkese ders olsun”  dedi ve haftasına haberi geldi. Kısa bir süre önce yakalandığı amansız hastalığa bi de karamsarlık eklenince yaşamak ona zul geldi. Hastaneye kaldırıldığını duydum eşi  Semiha hanımı arayarak bilgi aldım olumsuzdu sabaha çıkmaz cevabını aldım ve gerçekten de sabaha çıkmadı. Bari cenazeye gelsinler diye çok yere haber verdim. Son görev için camii avlusunda gözlerim İlkan San’ın şarkılarıyla popüler olan ve çok para kazanan sanatçıları aradı ama kimsecikler yoktu.  T.R.T sanatcıları ve Zekai TUNCA ve tanınmış Sanatçıların arkasında defalarca İlkan San’ın şarkılarına eşlik eden Hüseyin İLERİ çok sinirliydi. “ Nerdeler bu sanatçılar ilkan kalkta gör senin şarkı sözü yazdığın sanatçı arkadaşların nerde” diye adeta bu vefasızlığa isyanını dile getiriyordu. En çok koyanda her zaman kendisiyle öğünen ve rahmetlinin ‘ Beddua ‘ adlı eseriyle kariyerine kariyer katan Bülent Ersoy’un bırak katılmayı bir telgraf yada telefon etmemesi  oldu. Rahat uyu İlkan’ cığım seni tanıyan tanıyordu. Sen sevenlerinin kalbinde o eşsiz şarkılarınla her zaman yaşayacaksın.  Ruhun şadolsun yerin doldurulmaz.
Sanatçının bilinen bazı eserleri;
’Alın Yazımsın’’, ‘’Beddua’’, ‘’Ne Çıkar Selâmı Sabahı Kesiver’’, ‘’Sen De Git Sevme Unut’’ ve ‘’Şu Yalan  “ Dua” “Silemezler Gönlümden “ “ Bunca Güzel İçinde Birisi Var ki”

Ayrılıkların Şairi bu kez Mutlulukların Şiirleri İçin Sahnedeydi

6 Aralık 2008

Özürlüler haftası nedeni ile düzenlenen etkinlikler çerçevesinde gerçekleştirilen bir dizi etkinlik kapsamında Anıtkabir özel defterini de imzalayan Türker deftere; ”Yüce Atatürk,
Çağdaşlığın ve   ilerleyiciciliğin savunucusu, 3 Aralık Dünya Engelliler gününde Engellilerimiz ve ben huzurunuzda bulunmaktayız. Cumhuriyetimizin bölünmez bütünlüğü, birlik ve dayanışmamızı  her koşulda koruyarak Türk Ulusun varlığını yücelterek gerçekçi, akılcı, saygınlığımıza, büyüklüğümüze  yaraşır  yaklaşımlarla çağdaşlık  yolunda gösterdiğiniz hedefleri mutlaka gerçekleştireceğiz. Yüksek anınız  önünde  saygıyla    eğiliyor ve şükranlarımızı sunuyoruz.” diye yazdı. Grup daha sonra, Anıtkabir’den ayrılarak  Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki törene katıldı. Törende, Çankaya Belediyesi Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz,ve Ünlü şair, söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan’ da hazır bulundu. Engelliler Folklor Ekibi çeşitli yörelerimize ait sergiledikleri halkoyunlarıyla, izleyenleri büyüledi ve büyük bir coşku ile ayakta alkışlandılar. Törene, engelliler için gönüllü katılan Ünlü şair, söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan, muhteşem bir atmosferde, şiirlerini okudu İlkan ;” Ben ayrılıkların şarkıcısıyım ama, şu an gördüğüm tablo siz mutlulukların şiirisiniz. Bütün yaşamışlarımla ve bütün içtenliğimle söylüyorum ki, Uluslararası Engelliler Vakfı Başkanı İsmet Türker’in ve Çankaya Belediyesi Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz’ın konuşmaları beni umutlandırdı..Çünkü güzel başkentimizde ,Çankaya belediyesi olarak tüm ülkenin yaptıklarından çok daha fazlası yapmak sizin gibi güzel bir ilçeye yakışırdı .En büyük engel bedendeki değil beyinlerdeki engeldir .Yılardır bu engeli aşamadık. Burada gördük ki bir insana fırsat verilirse aşılamayacak hiçbir engel yoktur. Gerçekten alkışa değer.”dedi.
Tören.,engellilerin sergiledikleri skeçlerden sonra katılımcıların hep birlikte 10. Yıl Marşı’nı söylemeleriyle sona erdi.

Ana Acısını Bastıran Yurt Görevi

6 Aralık 2008

Lozan Görüşmeleri’ndeki kısıntı olasılığı Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da gündemindeydi. Fevzi Çakmak “aynı zamanda” Musul ve Boğazlar’a yürüyüş için birliklerine toplanma yönergesi verirken o da durumu yerinde uygulamalı olarak görmek için İzmit’e bir gezi planlıyordu.
14 Ocak’da Ankara’dan trenle yola çıkan Gazi ertesi gün Eskişehir’de çeşitli çalışmalar yaparken Annesi Zübeyde Hanım’ın ölüm haberini aldı. Kendisini doğuran, en zor koşullar altında büyüten insana karşı son görevini yapması gerekiyordu. Ama daha önemli bir “yurt görevi” vardı. Bu “görev” yanında hiçbir kişisel duygu ve düşüncenin yeri olamazdı. Cenazenin İzmir’de kaldırılmasını istedi ve kendisi gezisini sürdürerek İzmit’e geçti. İzmit Kasrı’nda 16-17 Ocak gece yarısından sabaha dek “İstanbul Matbuatı” nın ileri gelenleriyle altı saatlik bir “mülakat” yaparak Yeni Türkiye’nin temel sorunlarına ve geleceğine ilişkin soruları yanıtladı.
Gazi “Musul Meselesi”’yle ilgili açıklamalar yaparken Lozan’da Lord Curzon’un “Musul Irak’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Musul, Irak için elzemdir. Bunu vermeyeceğiz. İsterseniz sizi petrollere iştirak ettirelim.” yaklaşımında olduğunu, “Halbuki Musul Vilâyeti bizim için petrol değil, memleket meselesidir.” diyerek Türk yaklaşımını özetledi. Falih Rıfkı’nın “İstanbul’un Müdafaası gayri kabil midir?” sorusuna önemli bir ayrıntı yaparak verdiği yanıtla kaygısını da belirtti:
-“İstanbul iki parçadan ibarettir. Anadolu tarafındaki parçası emniyetle müdafaa olunabilir. Diğer parçası Trakya üzerinde olduğu için Trakya’nın mukadderatına tabidir.”
Gazi sonra “Musul’a gelelim…” diyerek Musul’un kendi bulduğu “hudud-u milliye” kavramı dahilinde olduğunu açıkladı. Bu tabiri ilk kez kendisinin kullandığını, bununla Mondros Mütarekesi bağıtlandığında “süngülerimizin bulunduğu mahal hudud-u millî” olacaktı. O sırada Musul’un güneyinde birliklerimiz vardı. İngilizler Ali İhsan Paşa’yı aldatarak Musul’u işgâl etmişlerdi. “Musul bizim için çok kıymetlidir.” diyerek bunun iki gerekçesini açıklar:
1.“Civarında sınırsız servet teşkil eden petrol kaynakları vardır.
2.Bunun kadar mühim olan Kürtlük meselesidir.”
diyen Gazi İngilizlerin Süleymaniye’de oluşturmaya çalıştıkları “Kürt Hükümeti” konusuna değinerek bu fikrin Türkiye’ye “sirayet” edebileceğini vurgular. “Bu fikre mani olabilmek için hudud-u cenuptan geçirmek lazımdır.” diyerek çareyi de söyler.
Özdemir Bey’in “silsile-i cebel hattı” petrol servetini içermese de ulusal hükümlüğümüzle ilgili 2. gerekçeyi karşılamaktadır. Ama Lozan Heyeti’nin “petrol servetine” odaklanan ve bundan sadece “pay” vermeyi öneren İngiliz’ler kadar bile 2. gerekçesini anlayamadığını söylemek haksızlık olmasa gerek.
-“Bununla beraber Musul’u almamakla muharebeye devam mı edeceğiz?”
Diyerek büyük bir açıklıkla asıl soruyu kendisi sorar:
-“Her şey oldu bitti, Musul için harbe devam makul bir şey midir?”
Dedikten sonra sorusunu üsteler. Bu yönde oluşturulan kamuoyunun daha bir yıl önce tam aksi yöndeki eğilimini şöyle anımsatır;
-“Biliyorsunuz ki Yunanlılar Anadolu’ya çıktı. Hatta Sakarya’ya kadar geldi. Onları tard (uzaklaştırmak) için arzu-i umumiyi (genel arzuyu) tevhid (birleştirme) için düçar olduğumuz müşkülat büyüktür. Bir tarihte Yunanlıların İzmir’de kalmasıyla sulha intikal etmeyi arzu edenler çoğalmıştı. Demek ki Musul’u harben almak gayri mümkündür.”
Yanlış yorumları önlemek için bu görüşünün askeri değil, siyasi boyutunu öne çıkarır ve ekler:
-“Musul’u almak kolaydır ve cephedeki kuvvetlerimiz tamamıyle hazır ve amadedir.” “Mamafih ben şimdi kendi hususi nokta-i nazarımı söylüyorum. Meclis’in şu veya bu noktadaki fikrini henüz bilmiyorum.”
Gazi, tarihe kaydını düştükten sonra stratejik öngörüsünü bir kez daha ortaya koyan şu yorumu yapar:
-Yunanlılar Makedonya’dan şuradan buradan kuvvet getirerek Garbi Trakya’da Meriç civarında tahşidat (yığınak) yapıyorlar. Bu tahşidat belki bir blöftür. Murahhaslarımız ve bizim üzerimizde tesir yaparak konferansta konuşulan meseleleri kendi lehlerine halletmek istiyorlar.”
Gazi’nin analizinde Mudanya sırasında oluşan Çanakkale - Köysancak stratejik bağlantısının Trakya - Musul bağlantısına dönüştüğü görülmektedir. “Batı Trakya’yla ilgili maddeyi Misâk-ı Millî’ye ithal edenler hiçbir şey düşünmemişlerdir” diyerek ilginç ve çarpıcı bir eleştiri yapar.
-“Bunu yapan ben değilim. Bu madde sonradan ithal edilmiştir. Denilmiştir ki “arayı umumiyeye (halk oyuna) müracaat edilirse Garbi (Batı) Trakya’nın bize iltihakı temin edilmiş olacaktır.”
Sonraki sözleriyle bu maddeyi koyanların mantığını tahlil eder, Sonra şu cesur soruyu ortaya atar:
-“Garbi Trakya’nın bize geçmesi kuvvet midir? Zaaf mıdır?”
Gazi kendi değerlendirmesine göre bunun zaaf olduğunu aynı cesaretle vurgular. Çünkü Batı Trakya’nın kuzeyinde Bulgaristan, güneyinde Ege Denizi, batısındaysa Yunanistan vardır. Bu saptamadan sonra Gazi’nin yorumu müthiştir:
-“Bu arazi bir suretle iki düşman arazisine doğru uzanmıştır. Orasını elde tutmak için sarf olunacak çaba oradan elde edilecek istifadeye tekabül etmez (yararı karşılamaz). Anavatan’ın selameti nokta-i nazarından (bakış açısından) Garbi Trakya’dan sarf-ı nazar etmek lazımdır. Garbi Trakya hakkında muhtariyet (özerklik) vs… suretle ortaya atılan nazariyat muvakkat (geçici) mahiyeti haizdir. Meselenin hakiki olarak çare-i halli burasını Yunanistan’a bırakmaktır. Aynı zamanda Bulgarlarla Yunanlılar arasında daimi bir niza zamini olacaktır… Bulgarlar denize indikleri takdirde tabii Türk-Yunan dostluğu mevzu bahis olur.”
Ahmet Emin Bey Musul Sorunu’yla bağlantılı olarak Gazi’nin değindiği “Kürt Meselesi”’yle ilgili olarak “dahili bir mesele” olarak açıklanmasını ister. Gazi’nin yanıtları sanki günümüz Türkiye’sini de görür ve içerir derinliktedir.
-“Kürt Meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzu bahis olamaz. Çünkü malum aliniz bizim hudud-u milliyemiz (ulusal sınırlarımız) dahilinde mevcut Kürt anasırı o surette tavaffun etmiştir ki pek mahdut yerlerde haiz-i kesafettir (yoğunluğa sahiptir). Fakat kesafetlerini (yoğunluklarını) kaybede kaybede ve Türk anasırının içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir hudut atamak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerinde ki Kürt aşairini (oymaklarını) de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir.”
Gazi’nin bu konuda ki yaklaşım ve tasarımı hem gerçekçi ve demokratik bir çözüm getirmekte hem de İngiliz emperyalizminin Şeyh Mahmut’un Kuveyt’ten Süleymaniye’ye dönüşüyle birlikte Nemrut Mustafa marifetiyle kurdurulan “tırsık hükümet” oyununu da bozacak ve Özdemir’in siyasal kadrosuyla hazırladığı özerklik projesinin önünü açacak nitelikteydi:
-“Başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmek ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) mucibince (gereğince) zaten bir nevi mahalli muhtariyetler (yerel özerklikler) teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine eşit mesele ihdas etmeleri daima variddir. Şimdi TBMM hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i selahiyet (yetki sahiplerinden) mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”
Gazi çok özenli bir anlatımla TBMM açılışını uluslaşma sürecinin dönüm noktası olarak vurgulamaktadır. Misâk-ı Millî’nin tanımladığı “ortak yurt” ve “ortak devlet” in adı Türkiye’dir. İki ay önce Osmanlı Saltanatı ve Hükümeti’de kaldırılığından “Türkiye Devleti” nin tekliği ve egemenliği sağlanmıştır. Gazi farklı etnik kimlikler yanında ortak kimlik olarak “Türkiye Halkı mevzubahis”tir diyor, Hilafet kaldırılıp, Cumhuriyet laik bir niteliğe kavuşurken “Türkiye Halkı” kavramından yazı ve dil devrimiyle “ortak dil” yaygınlık ve etkinlik kazanıyor, Batı Türkçesi ulusal birliğin ve kimliğin çimentosu haline geliyordu. 1929 yılında kendi yazdığı Yurttaşlık Bilgisi (Medeni Bilgiler) ders kitabında “Türkiye Cumhuriyeti”ni kuran Türkiye Halkı’na Türk Milleti denir.” şeklinde ancak onun dehasından beklenebilecek bir tanımla kimlik konusundaki son noktayı koyar. Böylece Yeni Türkiye’nin kimlik arayışı 1919-29 arası on yıllık bir evrim süreci yaşamıştır. 10. Yıl Söylevi’ndeki “Ne mutlu Türk’üm diyene” özdeyişi bu sürecin altın tacıdır.
İzmit Mülakatı’ndaki önemli açıklamalardan sonra Başkomutan Mudanya Mütarekesi’ne göre İstanbul Boğazı’ndan 40 Km. kadar doğuda, Darıca-Gebze-Şile hattında mevzilenen Türk Birlikleri’ni denetler ve onlara “Boğazlara Yürüyüş” senaryosuna göre bir tatbikat yaptırır. Çanakkale Boğazı’nda 15 Km. geride olan Türk Birlikleri birkaç saatte Boğaza varabilecek durumdaydı. İstanbul Boğazı için 40 Km lik mesafe bir günde alınabilecek durumdaydı. Asıl sorun düşman donanması ve hava gücüydü. Başkomutan iki önlem daha alır:
1.İzmit Körfezi’nin en dar yeri olan Darıca-Topçular arası mayınlanarak karada ki mevzilere topçu bataryalar yerleştirilir. Böylece donanma koruması olmayan İzmit Körfezi’ne düşman gemilerinin girerek İzmit’i ve demiryolu hattını tehdit etmeleri önlenecekti.
2.İstanbul Boğazı’nın her iki yakasına Beykoz ve Sarıyer ormanlarında gizlenecek şekilde 1. 500 kişilik iki birliğin resmi üniformalarını çıkarark “Kuvva-i Milliye” tarzı yerleştirilmesi. Böylece Trakya ve İstanbul’daki sınırlı sayıda (8000 kişi) jandarma kuvvetinin Yunan ve İngiliz tehlikesine karşı takviyesine çalışılıyordu.
Kurtuluş Savaşı’nın Büyük Taarruz’a dek evrelerinde İstanbul’dan Anadolu silahlı cephane, personel vd… senaryolar yapılırken şimdi aksi yönde sevkiyat başlamıştı. Anadolu’dan İstanbul ve Trakya’ya sevkiyat ve takviye gizlice yapılıyordu. Özellikle top, makineli tüfek gibi ağır silahların eksikliği Trakya’daki birliklerimiz için yaşamsal bir tehlike yaratıyordu. Düşman donanmasının egemen olduğu Marmara Denizi ve Boğazlar’dan bu sevkiyat son derece zordu. Hatta bir keresinde Tekirdağ’a giden bir vapura gizlice yerleştirilen 30 top arama yapan düşman askerlerince ele geçirilmişti. Bu Büyük Taarruz’da kullandığımız top sayısının %10’una yakındı ve çok büyük kayıp olmuştu.
Gazi’nin anne acısını bile bastıran, “son görev” ini yapmasını engelleyen “yurt görevi” işte buydu. Bu önlemler Trakya ve İstanbul üzerinde yeni bir İngiliz-Yunan girişimini caydırıcı nitelikteydi. Geç kalınan Musul Cephesi bu kadar şanslı olmadığından İngilizler’in ilkbahar taarruzuyla Revanduz-Süleymaniye hattını kaybettiler.

KARMA

6 Aralık 2008

10 Kasım’da İslamcı dernekler tarafından yapılan açıklamada 10 Kasım ve ulusal bayram törenlerinin boykot edilmesi çağrısında bulunuldu. Bu törenlerle İslami kimliğin karalandığını, resmi kimliğin dayatıldığını vurgulandı. Yani yakındıkları ulusal kimliktir. Cumhuriyet tarihidir ve ülke parçalanmaya çalışılmaktadır.
Ayrıca ders kitaplarında gazilik ve şehitlik gibi öğrencilere vatan sevgisini kazandıracak kavramların kaldırılması, ant metni ve İstiklal Marşı törenlerinin kaldırılması istenmiştir. Hal böyleyken: Diyarbakır Belediyesi’nin kurduğu Diyar A.Ş’ye dış kaynaklı sermaye akmaya başlamış. Gelecekteki hedefleri borsaya açılmakmış. Dış kaynaklı yatırımcılar tarafından desteklenerek dış ve iç yatırımcı Kürt, Türk demeden herkes hisse alıp Diyar A.Ş’ye para akıtılarak bu oluşum ile Kürdistan hisse senedi çıkaracaklarmış. Yani Kürdistan’ı, Türk halkının parası ile finanse etme projesi. Gerçekleşirse bu paranın maksadı kullanacak yerleri belli. Yine Diyarbakır’da inşaatının başlandığı söylenen istinat mahkemeleri de gerçekleşip kurulursa şaşmamak gerekir. ‘’İstinat Mahkemesinin sözcük anlamı mahkemenin verdiği kararı kabul etmeyip eyalet istinat mahkemesine taşımak’’ Yani Yargıtay ve mahkeme arası bir şey.  Bu durumda yurtsever olmak ta işe yaramayacaktır.

Bayram gelmiş neyime!

Diyarbakır yönetim boşluğundan istifade eyaletleşmeye doğru yol alırken teğet geçen kriz yüzünden bayrama eskisinden daha da yoksullaşarak girecek vatandaş sayısı da arttı. Yaklaşan yerel seçimlerde koz olarak kullanılan yardım kapsamında  Belediyeler oy için kömür dağıtımına, krizin vurduğu firmalarda işçi kıyımına hız verdi.
Hyundaı üretimi durdurup 600 işçiyi izine çıkarmış.
Toprak Holding’in Eskişehir’deki işçilerinin bir kısmını işten çıkarması bir kısmını izine yollaması, Çanakkale Seramik Fabrikasının üretimini yarı yarıya azaltması  İzmir Atatürk Organize Sanayi’de 17 firmanın kapanmasıyla 3500 kişi işsiz kaldı. Krizin Türkiye’yi etkilemediğini söyleyen Başbakanımız bu işsizlikte seçimler bitene kadar vatandaşlarımızın karnını kömürle  doyuracak galiba. Ama sonrası ne olacaktır, düşündürücü değil midir?
Sonuçta  kemer sıka sıka delik kalmayarak ümüğü sıkılmaya başlanan vatandaşa bayram gelmiş, dokuz gün tatil olmuş ne fayda. Ülkenin düştüğü vahim durumda bayram kimin umurunda.

Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta

6 Aralık 2008

Son zamanlarda Etibank’ın özelleştirmesi kapsamında ortaya çıkan söylentilere göre asıl hedef Türkiye’de bolca bulunan ve işletmesi Etibank bünyesinde olan bor madenleri. Yapılan istatistiklere göre Türkiye dünya bor rezervinin yüzde 70’ine sahip.

Dış kaynaklı güçler Türkiye bunun farkına varmadan bu kaynağı ele geçirmeye çalışıyor. Çünkü arabaları bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje var ellerinde.  Yaklaşık normal değeri 9 trilyon dolar olan bu işletmenin ABD’ li yatırımcılar tarafından yapılan görüşmelerde sadece 40 milyon dolara kapatılacağı söylentiler arasında. Kullanım alanları arasında Ahşap Koruma Yanmayı Önleyici (Geciktirici) Maddeler Nükleer Uygulamalar Metalurji Sağlık BNCT (Boron Neutron Capture Therapy) kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Özellikle; beyin kanserlerinin tedavisinde hasta hücrelerin seçilerek imha edilmesine yaraması ve sağlıklı hücrelere zararının minimum düzeyde olması nedeniyle tercih nedeni olabilmektedir. Metabolizmadaki bor, kalsiyum, magnezyum ve fosfor dengesini ayarlar. Sağlıklı kemiklerin oluşumuna, kasların ve beyin fonksiyonlarının gelişimine yardım eder.
Füze / Uçuş Yakıtları Bor kimyasalları özellikle füze yakıtı olarak kullanılmaktadır. Sodyum tetraborat, özel uygulamalarda yakıt katkı maddesi olarak kullanılmaktadırlar. Atık Temizleme  Enerji  Üretimi ve Isı  Depolama Askeri Amaçlı Kullanımı: Jet ve roket motorlarının iç kısımlarında, askeri zırhlı teçhizatta zırh ve roket yakıtı olarak bor bileşikleri kullanılıyor. Yine piyade tüfeği, tabanca, top, tank üretiminde, zırhlı personel taşıyıcıların zırhlarını güçlendirici seramik plaklarda da bor kullanılıyor.
Deterjan Sanayinde: Farklı formüllerle deterjan sanayinde kullanılan bor, ev temizlik malzemelerinde, bulaşık ve çamaşır deterjanlarında da kullanılıyor. Borun, ağartıcı ve bakterilere karşı koruyucu özelliği bulunuyor.
Kozmetik: Bor kullanıldığı kozmetik ürünlerine de yumuşaklık, yapışkanlık ve dayanıklılık gibi ekstra özellikler kazandırıyor. Günlük yaşamda kadınların vazgeçilmezi fondöten, kapatıcı, ruj, oje gibi birçok ürünün içeriğinde bor kullanılıyor.
Tarımda Gübre Olarak Kullanımı (Mikro besleyici): Tarımda borlu gübre kullanımı verimi arttırıyor. Hektar başına sadece 1.5 kilogram bor gübresi kullanarak domateste yüzde 18′lik verim artışı elde edilebiliyor. Bor gübresi ile şekerpancarında yüzde 15, fındıkta yüzde 19 verim artışı sağlanıyor.
Seramik Sektörü: Borun seramik sektöründe kullanımı seramiğin pişme sıcaklığını düşürüyor. Seramik sırlarındaki yapıyı güçlendiriyor.
Silah ve Uzay Fırlatma Sistemlerinde Kullanımı: Bor kullanımı sayesinde, ağırlığı azalan uzay aracının çıkış maliyeti 10 misli azalıyor.
Ulaştırma Sektöründe Bor Kullanımı: Motor yağlarında bor bileşiklerinin kullanılması sürtünmeyi sıfıra yaklaştırıyor ayrıca motorun ömrünü uzatıyor. Benzin kullanımında 3-5 kat tasarruf sağlıyor. Borun antifiriz, hidrolik yağlarında kullanımı da olumlu sonuçlar veriyor. Ayrıca araba boyalarının içine katılan bor, parlaklığı ve kolay çizilmemeyi sağlıyor. Lastiklerin içindeki çelik teller de borla güçlendiriliyor.
Yakıt Uygulamalarında Bor: Bor’un uçaklarda ve roketlerde yakıt olarak kullanılması yönünde çalışmalar devam ediyor. Bor birim hacimde petrole oranla 3-4 kat daha fazla enerji yaratıyor. Böylece bor, çok az ömrü kalan petrol yerine alternatif olarak öne çıkıyor.
Sürtünmesiz-Aşınmasız Yüzeyler Özellikle; borların kullanımı sürtünme katsayısının 1/10.000 oranında azaltılmasına neden olmuştur. Borik asit ve bor karbür sürtünme ve aşınmaya dayanıklı malzemelerde tercih nedeni olabilmektedir. Havacılık, uzay sanayi, otomasyon ve hareketli aksamlarda kullanımı büyük avantaj sağlamaktadır. Özellikle, uzaya gönderilen araçların atmosfere giriş-çıkışlarda yanmaması için bor kullanılmaktadır.
Enerji SektörüBorların kullanılma oranında artış beklenen stratejik sektörlerden birisi de enerji sektörüdür. Özellikle, hücre yakıtları, enerji depolama ve yakıt olarak borların kullanılma ihtimali çok yüksek olasılık içermektedir. Borların izolasyon ve yangına dirençli malzemelerde kullanımı önemli bir uygulama alanıdır. Elektronik-İletişim Sektörü(Bilgi Teknolojileri vb.)

Sonraki »