Yazar: Ahmet Göksan

Ahmet Göksan

Hakkında:

Yazarın web sitesi: Ahmet Göksan

Ahmet Göksan tarafından gönderilen yazılar:

BOHÇANIN YAMALISI

19 Haziran 2009

  Ahmet GÖKSAN 
a.goksan@hotmail.com

 Avrupa Parlamentosu seçimleri sonunda tamamlandı. Buna karşın başlayan tartışmalar ivme kazanarak sürdürülüyor. Önümüzdeki beş yıllık dönemde görev yapacak olan bu parlamentonun yapısı ve yapacakları da aynı şekilde tartışılacaktır. Genel kanı, oluşan bu yapının sağlıklı bir yapı olmaktan çok uzak olduğudur.  Hırs, kin ve iyi niyetten yoksun olan kişilerin üstünlük sağladıkları bir kuruluşa dönüşmüştür. Tartışmalar da bu noktada düğümlenecektir. 
AB’ne yeni alınacak olan ülkelere demokrasi dersi vermeye kalkışan bazı kişilerin, bundan böyle susmaları gerekiyor. Neden mi… Dört gün süren seçim sürecinde 388 milyonluk Avrupalıdan yalnızca yüzde 43’ü sandık başına gitmiştir. Demokrasi, özünde çoğunluk rejimi olarak kabul edildiğine göre, alınmış olan bu sonucu, ayak topu söylemi ile faul olarak okumak mı gerekiyor ne…
AB ülkelerinde sandık başına gitmeyenleri, bizde olduğu gibi tatlı su aydınları olarak tanımlamamak gerekiyor. AB fikrinin oluşamayacağına inandıklarını söyleyebiliriz. Yamalı bohça görüntüsü vermekte olan AB’nin, Birleşik Amerika Devletleri, Rusya Federasyonu, Hindistan ve diğer Latin Amerika ülkeleri karşısında her hangi bir güç oluşturamayacağını gördüler mi ne…
Almanya ve Fransa’daki iktidar partileri seçimden başarılı çıktılar.  Her iki ülkede ırkçı söylemleri öne çıkaranların da geçmişe oranla başarılı oldukları görülmüştür. İktidardaki partilerin, ırkçı söylemleri öne çıkaranlara hoşgörü ile bakmaları halinde, sonucun kan ve gözyaşı olacağını da bilmeleri gerekiyor. Yakın geçmişte yaşananların da unutulmaması gerekmektedir. Aslı dururken hiç kimsenin taklidine prim vermeyeceği gerçeğinin yaşanarak öğrenilmesine gerek olmadığının altını çizmek durumundayız.
Hollanda’daki ırkçı Özgürlük Partisinin oy patlaması yaptığı biliniyor. Bu partinin en önde gideni olan Geert Wilders,  alınan sonuçları ‘fantastik’ bulduğunu söylüyordu. Bay Wilders bunun da ötesine geçerek, Avrupa Parlamentosunu “içeriden çökertmek” amacı için seçimlere girdiklerini vurguluyordu.
AB’nin 27 ülkesinde alınan bu sonuçlar tartışılırken, bir diğer tartışma konusu ise, Türkiye’nin üyeliği konusunda yaşanıyor. Avrupa Parlamentosu Başkanı olan Alman Hans Gert Pöttering, ayrıcalıklı ortaklık önerisinde ısrar edilmesi gerektiğini belirtiyordu.
Bu ortaklığın ne tür bir ortaklık olduğunun Türkiye’de açık yüreklilikle tartışılıp konuşulması gerekmektedir. Bu ortaklık türü tam üye olunmadan kapı önünde bekletilmenin ötesindedir. Burada beklemek zorunda bırakılacak olan Türkiye’den, Brüksel’deki lahana tarlalarında oluşturacakları kararlara aynen uyması ve uygulaması istenecektir.
Üye ülkelerde seçimlere katılmayanların büyük çoğunluğunun, kendi ülke parlamentolarına yapılacak olan bu dayatmalara karşı çıktıkları için katılmadıkları bilinmektedir. Onlar üye olarak bu dayatmalara karşı duruş gösterirlerken, Türkiye’de yaşanmakta olan telaşı anlamak olanaklı değildir.
Bir dönem Alman siyasetine damgasını vurmuş olan Helmut Kohl’ün Türkiye’ye tam üyelik sözü verdiği de unutulmamıştır. İslam dünyasına olan yakınlığı nedeniyle ve köprü kurabilmek adına bu sözün verildiğini söylemek olasıdır.
Günümüzde bu yaklaşımdan hızla uzaklaşılmakta olduğu gerçeği ile yüzleşmekteyiz. Bu yaklaşımla Türkiye’ye karşı yeni bir Haçlı seferine çıkmaya hazırlanıyorlar mı ne…
Şu andaki haliyle AB’nin bir arada tutulamayacağı görülüyor. Bu kanı önde gidenlerce de kabul edilmektedir. Buna karşın yürütülmekte olan müzakerelerde açılan ve kabul edilen başlık sayısı bilinmiyor. Konuya ilişkin olarak hangi noktada durduğumuzun bilinmesi gerektiğini vurgulamak istiyoruz.
Müzakerelerde ‘enerji’ başlığının açılacağının söylenmesi sonrasında mendil büyüklüğündeki ülkenin önde gidenleri “hayır”ı bastılar. Kıbrıs adasının çevresindeki enerji kaynaklarını yasa dışı olarak müşteri kızıştırır gibi anlaşmalarla pazarlayanların, üzerine gidilmesi gerekmektedir. Onların yaptıklarını yüzsüzlük ötesi olarak değerlendirmenin yeterli olmadığının da bilinmesi zorunludur.
Bu nedenle adada orta oyununa dönmüş olan müzakere masasından zaman yitirmeden kalkmak gerekiyor mu ne…
SEVGİ ile kalınız…

DOMUZ GRİBİ

5 Haziran 2009

Ahmet GÖKSAN
a.goksan@hotmail.com

 Önümüzdeki Pazar (07 Haziran 2009) günü AB ülkelerinde Avrupa Parlamentosu seçimleri yapılacaktır. Sarkozy’nin Fransa’sı ile Merkel’in Almanya’sının başını çektiği Türkiye karşıtlığı her geçen gün yeni boyutlar kazanıyor. Türkiye’nin üyeliğine sıcak baktığını söyleyen ülkelerin önde gidenleri ise yaşananları izlemekle yetiniyorlar. Bir anlamda fincancı beygirlerini üzmek veya ürkütmek istemiyorlar.
Ekonomik krizin tetiklediği ulusalcılık akımları bu ülkelerde endişenin ötesinde geçerek tehdide dönüşüyor. Ulusalcılık adına yürütülen çalışmalara kör bir oy için siyasetçilerin göz yummaları ise olayın tuzu biberi olmaktadır.
Türkiye karşıtlığı uzunca bir dönemde Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’da iyi prim yapıyordu. Anılan ülkelerin AB üyesi olmaları sonrasında şimdilerde bu çalışmalar, samanın altından yürütülen sularla gerçekleştiriliyor. Bu yaklaşım domuz gribi gibi diğer ülkeleri de etkisi altına almaya başlamıştır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye’nin üyeliğinin gündemden düşmeyeceğini söylemek olasıdır.
Buna karşın yeni dönemde bu parlamentodan çıkan ılımlı kararları bile arar duruma geleceğimizi de belirtmek durumundayız. Şu anda buradan çıkan kararlar tavsiye niteliğinde idi. Yeni oluşacak yapı ile statünün değişmesi ve yaptırım uygulanması bile tartışılıyor.   
Genel görünümün ırkçı sağla, ılımlı sağın Avrupa Parlamentosunda egemen olacaklarını göstermektedirler. Bu ülkelerde yaşamlarını sürdürmekte olan yabancıların başta Türkler olmak üzere olumsuz yönde etkileneceklerdir. Olumsuz olmanın yanı sıra bir dizi tehlikeye de çağrı çıkaracaktır. Bu nedenle alınacak olan sonuçların son derece önemsenmesi gerekmektedir.
Bu seçimlerin sonuçlarının neden önemseniyoruz. Gelen haberler, “Türk korkusu” Avrupa anakarasını hızla sarmaktadır. Avrupa’nın yarınlarının şekilleneceği bu seçimlerde ana söylemin “Yarının Avrupa’sı ne olursa olsun, yeter ki Türkler olmasın!” olduğunu da vurgulamak durumundayız.
Bu söylemi öne çıkaranları asla küçümsememek gerekmektedir. Genel içerisinde Türkiye’yi bu gözlükle görmekte olduklarını söyleyebiliriz. Biraz ılımlı konuşanlar olabilir. Bu da geneli fazladan etkilememektedir. O zaman yapılması gereken nedir diye bir soru akla gelebilir.
Anladıkları dilden konuşmak gerekiyor dediğinizi duyar gibiyiz. Şu anda ağır aksak da olsa, yürütülmekte olan müzakerelerin durdurulması gerekmektedir. Beklemedikleri bu durum karşısında yelkenleri hemen suya indirmekle kalmayacaklar. En azından kısa süreliğine de olsa dayatmalarda bulunamayacaklardır.
Kıbrıs’ta iki lider, görüşmeleri yürütüyor gibi yaparlarken Rumlar yeni bir oyunla ortalık yere çıktılar. Bir Amerikan şirketine adanın güneybatı sahillerinde petrol ve doğalgaz arama iznini verdiler. Rumların bu davranışlarını denge politikası olarak almak veya algılamak olanaklı olmasa gerek.
Mendil büyüklüğünde olan bu ülke, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmanın ötesine geçerek açıkça meydan okumaktadır. Aynı şekilde bugüne değin AB ülkelerinden kendilerine göre aldıkları desteği yeterli görmeyerek Birleşik Amerika Devletleri kartını da masanın üstüne koymuş oluyorlar. Müşteri kızıştırmak mı istiyorlar ne…
Bu ülkenin önde gidenlerinin belirli aralıklarla benzer yaklaşımları sergilemekten geri durmadıkları biliniyor. Belki de alışkanlık yaptı demek olasıdır. 2001 yılında benzer girişimi yaptıklarında, Türkiye bölgeye savaş gemilerini göndererek duruşunu göstermişti. Daha sonraları yapılan benzer girişimler karşısında sessiz kalınmış veya nota vermekle yetinilmiştir.
Son gelişmeler karşısında da yapılan açıklamada, Türkiye’nin bu konudaki görüşlerinin bilinmekte olduğunun vurgusu yapıldıktan sonra, “Rum yönetiminin bu çalışmaları, her şeyden önce adadaki iki taraf arasında yürütülmekte olan kapsamlı müzakere süreci ile bağdaşmamaktadır” deniliyor.
Avrupa Adalet(sizlik) Divanı’nın kararı sonrasında başlayan tartışmalar yeni boyutlar kazanıyor. İngiltere’nin adadaki Yüksek Komiseri Bay Peter Millet, “Mülkiyet sorununun bütünlüklü çözümün bir parçasıdır” diyerek ortalık yere çıktı. Bu yaklaşım geçerli ise, bütünlüklü çözümün parçası olduğuna göre görüşmelerin neden ertelendiğinin açıklanması gerekmektedir.
Bay Yüksek Komiser, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada “en önemli öncelikli konumuz Kıbrıs’ın yeniden birleşmesidir. Bu bizim desteklediğimiz bir süreçtir” diye konuşuyordu. Siyasetçilerde bu çabaya destek vermekten mülkiyet konusuna eğilmek istemiyorlar mı ne…
SEVGİ ile kalınız…

       05 Haziran 2009  -  Ankara  -
           

OYUNUN ORTASI

2 Haziran 2009

Ahmet GÖKSAN
a.goksan@hotmail.com

 Kıbrıs’ta çözüme ulaşılabilme adına yapılan görüşmelerin tıkandığının artık herkesçe kabul edilmesi gerekiyor. Rumların olumsuz yaklaşımlarına karşın Kıbrıs Türkleri adına görüşmeleri yürütenler masadan kalkmamakta ısrarlı bir görüntü vermeyi yeğliyorlar. Çünkü bugüne değin uzlaşmaz taraf suçlamalarına muhatap olunuyordu. Bunu aşabilmek adına mı görüşme masasından kalkılmadığı anlaşılamamıştır.
Gelinen noktada sonsuza dek görüşme masasından kalkılmayacağı saplantısına da kapılmamak gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Karşı tarafı, sürekli olarak Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’ye saldırılarını devam ettiriyor. Onların saldırıları dozunu arttırarak devam ettiğine göre masada oturmanın da bir anlamının olmadığını düşünüyoruz.
Geç kalınmış olsa bile anladıkları dilin konuşulması gerekmektedir. Uslu çocuk rolü ile masada oturmak, bazı çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Yapılan saldırılarla çözüme ulaşıldığını gören bilen varsa beri gelebilir. Evrende bunun bir tek örneği yoktur…
Kıbrıs Rum Yönetimi adına görüşmeleri yürütmekle görevli olan Papadopulos’un Dışişleri Bakanı eskisi Yorgo Yakavu, görüşmelerin duvara tosladığına inanlardan. Türkiye’nin Kıbrıs müzakerelerini olumsuz olarak etkilediğini söylemekle kalmıyor, “yürütme gücü” konusunda büyük bir anlaşmazlık olduğunu vurguluyor.
Toprak konusunda ise güneydeki Türk malları ile kuzeydeki Rum mallarının değeri konusunda uzlaşmazlık olduğunun ortalık yere çıktığı görülmektedir. Rum malları için, 30 – 50 milyar Euro, Türklere ait mallar için ise sadece 2 milyar Euro değer biçiliyor. Buradan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin topraklarının güneye göre daha değerli olduğunu da söylemek olasıdır.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, yapılmakta olan görüşmeler için taraflara ellerini çabuk tutmaları çağrısında bulunuyor. Rumların orta boy önde gidenlerinden olan Markos Kipriyanu, Londra’da verdiği konferansta, “Türkiye ile aralarındaki sorundan başka bir başka sorunları olmadığını” söylüyordu. Bu Bay istemezükcü mü oluyor ne…
Ban Ki-mun Kıbrıs’taki yürütülmekte olan görüşmelerin duvara toslamanın ötesinde tık nefes olduğunun ayırdına vardı. Bu nedenle de özel temsilcisini nabız yoklamak için arayış turlarına çıkarıverdi. Son olarak yayımlanan raporda, “Taraflar da her geçen gün çözümsüz günün sonunda anlaşmanın daha da zorlaştığını anlamış durumdalar” diyordu.
“Adadaki statükonun kabul edilemez olduğunu ve sürecin ucunun açık olamayacağının da” altını çiziyor. Kendisinden önceki mevkidaşı esmer tenli vatandaşın hazırladığı çözüm planı benzeri bir planın hazırlıklarının yapıldığının göstergesi oluyor mu ne…
Böyle bir olasılığa karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Geçen defa olduğu gibi bir oldubitti ile karşılaşabiliriz. Gelinen bu noktada dışarıdan önerilecek çözüm ve baskılara karşı bir tek seçeneğimizin olduğunun söylenmesi gerekiyor. Bu da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması ve tanıtılması seçeneğidir.  
Dimitris Hristofyas, bir yandan görüşmeleri sürdürüyor gibi bir hava verirken, diğer yandan da hiçbir diplomatik kurala uymayan saldırılarına devam ediyor. Bu davranış ve yaklaşım çok yüzlü olmakla örtüşüyor mu ne…
25 Mayıs 2009 günlü Politis gazetesinde Hristoforos Konstandinitis, “çözüm konusunda uzlaşmaz olanlar kimlerdir? Kıbrıslı Rumlar mı Türkler mi?” diye soruyordu. “Tarihi çarpıtmadığınız zaman, sana gerçeği söyler. Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak bize önerilen çözüm planları konusunda birçok şey söylenmektedir” diye yazıyordu.
İngilizler tarafından 1947 yılında önerilen bir anayasanın Rum liderliğince reddedildiğini belirtiyor. Sonrasında ise çözüme ilişkin olarak sunulan çözüm önerilerini sıralıyor. Çözüme en yakın lider olarak da 1990 yılındaki Yorgos Vasiliu’yu gösteriyor. O dönemde Gali Fikirler Dizisi diye ortalık yere çıkan önerilerde büyük ilerlemeler kaydedildiğini de belirtmek istiyoruz.
Bir anımsatma yapmak istiyoruz. 1947 yılında önerilen anayasanın Rum liderliğince reddedilmesi sonrasında Akel’in enosis kararını partinin genel kurulunda aldırdığıdır. Bu kararın 1967 yılında albaylar cuntasının Yunanistan’da iktidara gelmesi sonrasında yinelendiğini unutmamak  gerekiyor.
Böyle kararlara imza atmış olan bir partinin başkanı ile çözüme ne kadar yakın veya uzak olabileceğimizin de sorgulanması gerekmektedir. Havanları su doldurarak zaman yitirmek cinayet işlemekle koşut oluyor mu ne…
SEVGİ ile kalınız…

 

ÇÖZÜMÜN TAKOZLARI

23 Mayıs 2009

 

 Kıbrıs’ta geçtiğimiz günlerde  yapılan seçimin sonuçları nedeniyle yeni bir dönemin başladığını söylemek durumundayız. Bu güne değin çözüme karşı olduğu öne sürülen bir siyasi parti, bir oy farkla olsa bile birinci parti oldu. Halk, çözümden yana olduğunu söyleyen partiye ise muhalefetin anası olma görevini verdi.

Demokrasilerde bu tür sonuçların alınması son derece doğaldır. Buna karşın Rum ve Yunanistan’ın önde gidenleri karşı saldırıya başladılar bile. Kıbrıs Türk halkının iradesine ipotek koyma çabalarına dört koldan devam ediyorlar. Din adamı kılıklı papazlar bile aynaya bakmadan gözleri dönmüş gibi saldırıyorlar.   

Umut yorgunu durumuna düşürülen Kıbrıs Türkleri, çözüm için yeni bir pencereyi açtıkları gerçeğini görmek istemiyorlar. “En iyi Türk bizim gibi düşünen Türk’tür” yaklaşımında olduklarından saldırdıkları biliniyor. Son elli yıldır değişik dönemlerde ortalık yere çıkan çözüm önerilerini de benzer yaklaşımlarla kabul etmediler. Böylelikle de çözümsüzlüğü tetiklediler. Kıbrıs Türklerinin umut yorgunu olmalarının temelinde bu olgunun yattığının bilinmesi gerekiyor.

Annan’ın belgesi diyerek ortalık yere çıkan ucubeye bile ‘Evet’ diyen veya demek zorunda bırakılan Kıbrıs Türklerine verilen sözler adeta buharlaştırıldı. Bu noktada, Rum ve Yunan tarafının baskılarının olduğu biliniyor.  Dağılma sürecindeki AB’nin birer ayrıcalık olarak vermeye çalıştığı katkıların bile Kıbrıs Türklerine ulaştırılmasında takoz oldular.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki seçim sonuçlarını bile kabul etmiyorlar. Bunların demokratlıkları ve çağdaşlıkları bu kadardır. Suçluların telaşı içinde oluyorlar mı ne…

Seçim sonuçlarının doğru okunması noktasında, Kıbrıs Türklerinin çözümden yana oldukları görülecektir. Kıbrıs Türkleri, BM belgelerinde de kabul gören iki devletli ve iki uluslu, sınırları güvence altına alınmış bir çözümden yana olan duruşunu göstermiştir.

Kıbrıs Türkleri bu noktadan geri adım atmaktan yana olmadığını ve bu kararlarının onaylanmasını haklı olarak istemektedirler. BM parametreleri diyerek ortalık yere çıkanlar, bu ilkeyi iğdiş etmek için her türlü oyunu oynamakta sakınca görmüyorlar. Bu davranışları ile de çözümsüzlüğü tetiklemektedirler.

Kıbrıs Türklerinin verdiği bu karara, herkesin saygı göstermesi gerektiğinin altını çizmek istiyoruz. Bu kararla, Anavatan Türkiye ile birlikte varlıklarını sürdürmek istemektedirler. Verilmiş olan bu kararı sulandırmaya kalkışmanın, adının ne olduğunu sizlerinde bildiğinize inanıyoruz.

Siyasetçilerin bu kararı doğru okuyup doğru algılamaları gerekiyor. Bunun yapılması sonrasında çözülemeyecek sorununun kalmayacağının da bilinmesi gerekiyor.

Ortaya çıkan seçimin sonucu, Türkiye’nin uluslararası arenada elini güçlendirmektedir. AB’nden ve dışarıdan yapılan tüm baskılar karşısında hareket alanının genişlediğini söylemek durumundayız.

Siyasetçilerle diplomatlar, Rum Yönetimini tanıyın, limanlarınızı açın Türk Silahlı Kuvvetlerini adadan çekin baskılarını hafifletebilme ve ortadan kaldırma gücünü yakalamışlardır.

Yıllardır dillendirilmekte olan eşitlik temelindeki bir çözümün çıkar bir yol olmadığı, bu seçimin bir başka can alıcı sonucu olmaktadır. Egemenliğin olmayacağı bir çözümün ömrünün de kısa süreli olacağının bilinmesi ve söylenmesi gerekiyor.

Diğer yandan Kıbrıs’ı çözün sizi AB’ne alalım diye dayatmada bulunanlara, güzel bir yanıt verildiğini de vurgulamak istiyoruz. Aynı şekilde 2004 yılında Annan’ın belgesine evet diyerek Türkiye’nin üyelik sürecini açtıklarına inandırılmışlardır. Geldiğimiz noktada bu yaklaşımın ne kadar yanlış ve sakat bir bakış olduğu ortalık yere çıkmıştır. Bu sonuçlar Türkiye’nin üyelik sürecinin önünü açacak mı ne…

Gelinen bu noktada TBMM’ne ve siyasetçilere yaşamsal önemde görevler düşmektedir. Parti çıkarlarını bir kenara bırakarak, serinkanlı olarak ortak bir görüş üretmeleri gerekiyor. Buradan çıkarılacak olan ortak görüşün, Anadolu’nun güzel insanlarının beklentilerine yanıt verecektir.

Kıbrıs Türkünün gösterdiği bu onurlu duruşla aydınlanan yolda eşit ve egemen bir devletin oluşması dileğimizi bir kez daha yinelemek istiyoruz.

Hodri meydan…

SEVGİ ile kalınız…

 

                                                                   

 

TUZ KOKUYOR

6 Mart 2009

Kıbrıs’ta bir süredir çözüme ilişkin olarak başlatılan görüşmeler adeta bir maraton koşusuna dönüşmüş durumdadır. Maraton koşusunun uzun soluklu bir yarış olmasına karşın, izlenecek yol katılımcılar başta olmak üzere izleyiciler tarafından da biliniyor. Yol boyunca katılımcıları yakından görebilmek fırsatı da vardır.
En kısa sürede çözüm diyerek görüşme masasına koşarak oturanlar, 2008 yılının sonuna kadar sonuç alınacağını söylüyorlardı. Bunun böyle olmayacağı masa başına oturulunca kısa sürede görüldü. Anlaşıldığını ne yazık ki söyleyemiyoruz.
Taraflardan birisi kısa sürede çözüme ulaşılacağının inancı ile zekasına da güvenerek masa başına oturuyordu. Diğer tarafın ise acele etmek gibi bir niyetinin olmadığı kısa sürede anlaşıldı.
Masa başına oturanlardan birisinin zekasına güvenerek dersini çalışmadığı ve konuya tam hakim olmadığı da kısa sürede görüldü. Karşı taraf ise verilen ödevini yapmayan tembel öğrenci gibi idi. Böyle bir tavrı sergileyeceği kısa zamanda ortalık yere çıkıyordu.
Bu güne değin uyguladıkları oyalama yöntemini görüşme adına masa başında uyguluyorlardı. Uyguladıkları bu yöntemle başarılı oldukları da biliniyor. Acele etmek veya sorunu çözmek gibi beklentileri de yoktu.
Eski arkadaş oldukları ve sorunu çözebilecekleri söylemleri de havada kalıyordu. İyi niyetten yoksun olunduğu zaman çözümün de olamayacağının görülmesi gerektiğini belirtmek durumundayız.
Bu arada ilke olarak karşılıklı düşmanlıkların ortadan kaldırılması çalışmaları başlatıldı. Türk tarafı,  her zamanki gibi iyi niyetini gösterebilmek adına, ders kitaplarını yeniden düzenledi. Sonrasında ise tek sözcükle anlatılması gereken kitaplar yazıldı. “Maskaralıklarla” dolu olan kitaplarla çocuklara kaplumbağanın midesi ile devenin işkembesi okutulmaya başlandı. Kısa süre önce yaşanmış olan ve toplum belleğinde yer etmiş olan olaylar yok sayıldı. Bu yapılanların barış adına yapıldığını söylemek aymazlık mı oluyor ne…
Karşı taraf ise bu güne değin sergilediği tutumundan geri adım atmak gibi bir çaba içinde olmadı. Veya olmak dahi istemedi. Pozisyonunu koruyup yoluna devam ediyor. “Kimliğimiz Yunandır diyorlar ve EOKA’nın mücadelesine, vatanlarının özgürlüğü için yaşamlarını veren mücadelecilerin saflık ve güdülerine hayran olduklarını” sürekli olarak yineliyorlar.
Rum Eğitim Bakanı, okullarda okutulan kitapların içeriğini değiştirmek gibi bir niyetinin olmadığını sürekli olarak yineliyor. Bay Andreas Dimitru, “EOKA’nın başlıca hedefi olan Yunanistan ile birleşme hedefine varamadığını ve amacına ulaşmayan ulusal olaylara eleştirel bakılması gerektiğini” belirtiyordu. Bir siyasetçinin söylemi ile ‘yola devam’ demeye getiriyor. “Düşmanlığa devam”…
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde seçimlere gidilirken görüşmelere en azından bir süreliğine ara verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Seçimler sonrasında oluşacak iktidara rahat hareket edebilme şansının verilmesi gerekiyordu. Alınacak kararların niteliği ve içeriği ne olursa olsun tartışma yaratacaktır. ‘Devlette devamlılık esastır’ ilkesi doğrultusunda da herkesi bağlayacaktır. Aman dikkat…
Yetki ve güç paylaşımı konusunda uzlaştıklarından olacak toprak ve mülkiyet konusuna geçtikleri açıklandı. Tek egemenlik ve tek kimlikte anlaşıldığına göre, adanın güneyinde bulunan iki adet İngiliz üssünün konumuna da açıklık getirmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Egemenliğin bu üsler içinde geçerli olup olmadığının da bilinmesi zorunludur. Yoksa tek egemenlik yalnızca Kıbrıs Türklerine mi uygulanacaktır ne…
Yalnızca Kıbrıs Türklerine uygulanacak olan tek egemenliğin olası sonuçlarını birlikte konuşup tartışmak gibi yükümlülüğümüzün olduğunu düşünüyoruz. İngiliz üslerinin tek egemenliğin dışında olacağı anlaşıldığından, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin suyu mu çıktı ki egemenlikten vazgeçiliyor. Güneyde bulunan diğer üsleri ayrıca irdeleyeceğiz.
Diğer yandan İngiltere’nin adadaki Yüksek Komiseri Peter Millet, yaptığı açıklamada ‘Kıbrıs’ta kalıcı olduklarının’ altını kalın çizgilerle çizerek belirtiyordu. Bay Millet, “Üsler Birleşik Krallık için önemlidir, AB için önemlidir ve muhtemelen Kıbrıs için de önemlidir. Burada askeri operasyonumuzun devam etmesini isteyeceğiz. Bu nedenden dolayı bunun dengeli, güvenli, refah bir adada olmasını istiyoruz. Adadaki sorunu çözmeye yardımcı olmamızın nedenlerinden biri de budur” diyordu.
İngiltere için dengeli, güvenli, refah bir adada olmak istediğinin yolu tek egemenlikten mi geçiyor ne…
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörlerinden birisi olan İngiltere’nin Yükseklerdeki Komiseri, “garantörlük ve üsler iki ayrı konudur. Ancak adanın güvenliğinin geleceği göz önüne alındığında Birleşik Krallık ve uluslar arası topluluk bazı aşamalarda güvenliğin gelecekte nasıl sağlanacağı konusunda liderlerle birlikte çalışacaktır” vurgusunu yapıyordu.
Bir süre önce görüştüğümüz siyasetçi bize, “İngiltere isterse Kıbrıs sorununu bir ayda çözer” diyordu. Bizden anımsatması. Oluşacak olası sorularınızın yanıtı bize söylenmiş olan cümlede midir ne…
SEVGİ ile kalınız…

06 Mart 2009  -  Ankara  -

ÖLÇÜTÜN DOĞRUSU

20 Şubat 2009

Fransa’da Nicholas Sarkozy’nin cumhurbaşkanı seçilmesi sonrasında Türkiye ile olan ilişkilerde gerginliğin yeniden ivme kazandığını söylemek olasıdır. Türkiye’ye karşı gösterilen bu durumun düşmanca olduğunu söylemek istemiyoruz. Ancak genel görüntünün bu olduğunun kamuoyunun genel kanısı olduğu biliniyor.
Türkiye’nin AB’ne üyelik görüşmelerinde otomatiğe bağlanmış gibi karşı çıkışlar yaşanıyor. Tam üyeliği Türkiye’ye uygun görmeyen Fransa’nın ‘ayrıcalıklı ortaklık’ türküsünü çığırmaya başladılar. Bununla da yetinmediler.  Anayasa değişiklikleri ile Türkiye’nin önünü tıkamayı göze aldılar. Son olarak da Akdeniz Birliği safsatasının arkasına saklanarak Türkiye’yi oyalıyorlar.
Aynı Fransa, Rum ve Ermeni yanlısı tutum ve davranışları ile de tıkaç görevini üstlenmiş gibi bir hava estiriyor. Her iki yönetimle de ilişkilerini sıcak tutuyor. Rum yönetimi ile imzaladıkları askeri işbirliği antlaşması ile yaşanan gerginliğin yükselmesini sağladılar. Böyle bir anlaşmayı imzalamış olmaları her türlü iyi niyetten uzak bir davranıştır.
Tüm bu yaşananları yok sayan Fransa, şimdilerde Nato’nun askeri kanadına dönebilmek için hazırlık yapmaktadır. Bunun için de Türkiye’den veto kartını kullanmamasını istemektedir.
Fransa, General De Gaulle’ün 1960’lı yıllarda cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Yunanistan ise Kıbrıs Barış Harekatı’nı protesto etmek için Nato’nun askeri kanadından çekilmişlerdi. 12 Eylül dönemindeki yöneticiler, karşılığında herhangi bir istekte bulunmadan veto kartını kullanmamışlar ve Yunanistan’ın dönüşüne izin vermişlerdi.
Nedeni sorulduğunda ise Amerikalı bir generalin sözü senet olarak sunulmuştu. Aradan geçen sürede bu senedin de bir değerinin olmadığını yaşayıp öğrenmiş bulunuyoruz.
Uluslararası ilişkilerde generallerin sözleri  bir işe yaramadığına göre, şimdi yapılması gerekenlere bakmak durumundayız. Fransa’daki Türkiye karşıtlığının kısa sürede sona erdirilebileceğini düşünmüyoruz. Çünkü Marsilya kentinde Ermenilerce yaptırılan ve Türklerin barbar olduklarını simgeleyen anıt bulunmaktadır. Daha sonraları benzerleri diğer kentlere de dikilmiştir.
Marsilya kentindeki anıt 1970’li yıllarda, kısa süreli de olsa diplomatik krizin yaşanmasına neden olmuştu. Rahmet ve saygı ile andığımız Hasan Esat Işık işgüderlik görevinden ayrılıp Türkiye’ye dönmüştü. Yapılan tüm ısrarlara karşın görevine dönmediği unutulmamıştır. Bu onurlu duruşu yeri geldiğine inandığımız için sizlerle paylaşmış bulunuyoruz.
Şimdi doğru oturup doğru konuşmak durumundayız. Bizlerin Türk ulusu olarak barbar olmadığımızın Fransa tarafından kabul edilmesi gerekiyor. Dikilmiş olan barbarlık anıtları da yerinden sökülmediği sürece, veto kartının uygulanması gerekiyor.
Nato toplantıları 03 – 04 Nisan tarihlerinde Fransa’da yapılacaktır. Bu nedenle de siyasetçilerin Fransa’nın dönüşü konusunda gereken duyarlılığı göstereceklerine de inanmak istiyoruz. Fransa bir süre daha bekleyebilir diye de düşünüyoruz.
Bu arada İsrail’in Kara Kuvvetleri Komutanından talihsiz bir saldırı geldi. İçeriği konusunu buraya almak istemiyoruz. Kıbrıs’ın işgal altında olduğunu söylemiş olması kendisini haklı çıkarmayacağını  bilmektedir. Bu nedenle söylediklerini saldırı olarak tanımlıyoruz.
Yine Bay komutanın çok iyi bildiğine inandığımız bir hususu da sizlerle paylaşmak istiyoruz. Kıbrıs Rumları adada kendilerinden olmayan Türkleri soykırımdan geçirmek için plan yapmışlardı. Türkiye’nin müdahalesi sonrasında bu soykırım önlenmiştir. Öyle değil mi Bay komutan…
Önümüzdeki aylarda Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yerel ve genel seçimler yapılacaktır. Konuya ilişkin çalışmalar son hızla sürdürülüyor. Seçimlerin coşkusuna kapılarak sorunların da göz ardı edilmemesi gerekiyor.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılacak olan seçimler öncesinde, siyasetçilerin gerginlik politikalarını sergilediklerini söylemek olasıdır. Dünya dengelerini değiştirmeye aday olan ekonomik sıkıntılar ne yazık ki konuşulmuyor. Siyasetçilerden beklenen ise bu konudaki görüşlerini netleştirmeleridir.
Kıbrıs’ta yoldaşların, toprak ve mülkiyet konusunu görüştükleri biliniyor. Konuya ilişkin olarak sizlerle paylaştığımız görüşlerimizde ısrarlı olduğumuzu yinelemek istiyoruz.
SEVGİ ile kalınız…

20 Şubat 2009  -  Ankara  -

İ - KİZLER

9 Şubat 2009

Dünyayı sarsan ekonomik krizin temelinde yatan olgu sorgulanmadan Davos’ta yaşananları çözebilmenin olanağı yoktur. Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ekonomi adına tüm dünyaya yaptıkları dayatmalar sorgulanmadan, sağlıklı bir çözüme ulaşma olanağının olamayacağının bilinmesi gerekiyor.
Bu muhteşem üçlünün dayattığı ekonomik sistem içersinde insanlar dışlanmaktadır. Adeta yok sayılmaktadır. Doymak bilmeyen bu ekonomik sistemin bir gün gelip duvara toslayacağı veya çökebileceğinin de hesap edilmesi gerekiyordu.
Türkiye’de de bu sistem katıksız uygulandığı için, her geçen gün artan sıkıntılarla boğuşmaktadır. Bunun ötesinde gıda üretimi konusunda kendi kendisine yeten ülkeler sıralamasından çıktığı bilinen bir olgudur.
Her yıl Davos’ta düzenlenen ekonomik forumlara karşılık dünyanın yoksul ülkelerinde “Dünya Sosyal Forumu” da düzenlenmektedir. Bu yıl Brezilya’nın Benem kentinde düzenlenen forumda, “Bir başka dünya mümkündür” çağrıları yapılıyordu. Sağırlaşmış kulakların bu çağrıyı duymaları her zamanki gibi olanaklı olmadı.
Davos, İsviçre’nin kayak merkezi ve egzotik turizm kenti olarak bilinmesine karşın ağırlıklı olarak Dünya Ekonomik Forumu ile tanınmakta ve anılmaktadır. Burada düzenlenen panel ve konferanslarda, oluşturdukları sistemin sorgulanması yapılmaktadır.
Bir araya gelen dünya ekonomilerinin önde giden ülkelerin liderlerinin, görüşmeler yaptıkları biliniyor. Ekonomik konuların yanı sıra güncel siyasal tartışmaları da yapıyorlar. Aralarında uzlaşı sağlanmasa bile, bu tür görüşmeler yapılması doğal karşılanmaktadır.
Bu yılki toplantılarda 2009 yılına ilişkin olarak açıklanan öngörülerin yeterince tartışıldığını ne yazık ki söylemek olanaklı değildir. Durgunluğun devam edeceği öngörüsünde bulunan Uluslararası Para Fonu, büyüme beklentilerini 0.5’e çektiğini açıkladı. Bu da 2009 yılının geride bıraktığımız yılları aratacağının göstergesidir.
Bu nedenle duygularımızı bir yana bırakarak ülke adına daha sağlıklı düşünmek durumundayız. Duygulara yönelik olarak Davos’ta yapılan tartışmaların, Türkiye ekonomisine ne katkısının olduğu veya olacağının da sorgulanması gerekmektedir. Bu noktada doğru oturup doğruları konuşmak gerekiyor. Siyasetçilerin söylemlerinin aksine, ekonomik göstergeler hiç de iç açıcı değildir.
Geldiğimiz noktada hepimizin bilmesi ve kabul etmesi gereken yaşamsal önemde bir olgu vardır. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın olanaklı olamayacağıdır.
Yaşamakta olduğumuz coğrafyada 2009 yılını, bir seçim yılı olarak tanımlamak olasıdır. Bu süreç önümüzdeki günlerden başlayıp yılın sonuna dek sürecektir.
Duygularla ekonomik sıkıntıların çözülemeyeceği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle duvara toslamadan sağlıklı çözümün bulunacağına da inanmak istiyoruz. Duygulardan arınmamış bir yüzleşmenin, faturasının tahmin edilenden, daha ağır olacağının da unutulmaması gerekiyor.
Son olarak Filistin’de yaşananlar, insanlık suçu olmanın ötesindedir.  Yaşananlar kelimenin tam anlamı ile vahşettir. Çatışmaların durdurulduğu günlerde yapılan açıklamalar ise insanım diyen herkesin tüylerini diken etmenin ötesine geçmektedir.
Gerek Hamas tarafından, gerekse İsrail tarafından yapılan açıklamalarda “Zafer kazandıklarını” söylemeleri anlaşılabilecek bir husus olamasa gerek. Bu açıklamaların bir mantığının olacağını düşünemiyoruz.
Ölü sayılarının yüksek olması birilerinin iktidarlarını sağlamlaştırmaya mı yarıyor ne…
Burada şeytanın avukatlığını yapmaya gerek yoktur. 1500 çocuk öldü ama 3000 tane doğdu diye konuşmanın savunması yoktur ve olamazda…
O zaman sormak gerekiyor… Hamas’ı kim veya kimler kurdurdu…
Hamas ile İsrail ikiz kardeş mi oluyorlar ne…
SEVGİ ile kalınız…

06 Şubat 2009  -  Ankara  -

BULAŞIĞIN GÜCÜ

24 Ocak 2009

İ – kinci Paylaşım Savaşı sırasında yaşanan kırımlardan ders çıkarıldığı savı ile uluslararası bir örgütlenmeye gidildiği biliniyor. Milyonlarca insanın yaşamına mal olan bu paylaşım savaşı sonrasında olası kırımların, adına BM denen örgüt aracılığı ile önleneceği beklentisi yaygın bir kanı idi.

Buna karşın beklenen olmadı ve paylaşım savaşı sonrasında dünya adeta karpuz gibi iki zıt blok olarak yapılandı. Böylece soğuk savaş dönemi de kendiliğinden oluşmuş oluyordu. BM örgütünün kurulmuş olması barış adına bir umut olarak görülüyordu.

Kurulduğu günden sonra kısa sürede barış adına oluşan olumlu hava çok geçmeden umutları boşa çıkarıyordu. Kore örneğinde olduğu gibi ülkenin ikiye bölünmesi ve sonrasında yaşananlarla birlikte umutlarda iyice kayboluyordu. Yaşananları unutmak da olası değildir.

Dar kafa milliyetçiliği veya etnik yapı öne çıkarılarak çatışmalara ortam da hazırlanmış oluyordu. Diğer bölgelerde de Kore örneğinde olduğu gibi çatışmalar ve kırımlar yaşanmaya devam ediliyor.

Kağıt üzerine güzel duygu ve düşünceleri yazanlar bile, kendi yazdıkları ve ortalık yere koydukları ilkelere sadık kalamadılar. Neden mi.. Bunu yazanlar veya yazdıranlar kendi emperyal egolarını yenemediler. Günümüzde de yaşananların temelinde bu olgu yatmaktadır.

Çatışmaları önleyebilmek adına, bu örgüte bağlı olarak Barış Güçleri oluşturuldu. Burada görev alanlar, çatışmaları önlemeyi bir yana koyup adeta turist gibi gezinmeyi yeğliyorlardı. Kıbrıs’ta bunların bir diğer adı ise “paralı turisttir”.

Son olarak Filistin’de kendi binalarının saldırıya uğramasına karşın, sütü dökmüş kedi tavrını sergilemekten geri durmadılar. Üstüne üstlük bu örgütün başında bulunan kişi de bu saldırının görgü tanığıdır.

Bu örgüt, uzlaşmazlıklara çözüm bulma adına bazı kişilere de özel görev vererek uzlaşma yollarını arar oldu. Bu güne değin görev alan kişilerin sorunu çözmeyi bir yana bırakarak, daha karmaşık hale getirdikleri biliniyor. Buna ilişkin örnekleri saymakla bitiremeyiz.

Çözüm için yollara düşenler sonrasında bilerek veya kasıtlı olarak taraf olmayı yeğliyorlar. Durum bu olunca da çözümü dağların arkasında bile bulmak olanaklı olmuyor.

Kıbrıs ölçeğinde de görev yapanları değerlendirirken farklı bir durumun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Baştan taraf olan bu kişilerin katkıları ile hazırlanmış olan ve örgütün başındaki kişinin adı ile özdeşleştirilen planların da işe yaramadığı gerçeği ile yüzleşmiş bulunuyoruz.

Geçtiğimiz yıl adada başlatılan çözüm arayışlarına ilişkin görüşmelerde açmazla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bu örgütün başındaki kişinin temsilcisi olan ‘özel danışman’ sıfatlı kişinin adanın güneyinde bazı önde giden Rum siyasetçilerle iş ortaklığı olduğu biliniyor.

Kıbrıs’tan gelen son haberlerde yoldaşların nefesinin de çözüme ulaşabilmek adına yetmediği belirtiliyor. Bulaşık Milletlerin affedersiniz Birleşmiş Milletlerin, yeni bir çözüm planı yapacağı veya yapması gerektiği seslendirilmeye başlandı bile.

Siyasetçilerin yoldaş olmaları, evrensel boyutta ortak görüş ve düşünce sahibi olmaları, Kıbrıs sorununu çözmelerini olanaklı kılmadı.

O halde yapılması gereken nedir diye sormaya gerek bile yoktur. Var olan yapının korunması en gerçekçi çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. BM’in uzun sürede çözülmeyen sorunların çözümü için yazılı olmayan böyle bir yaklaşımı olduğu biliniyor.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yapılacağı Haziran ayına kadar sorun çözülemeyeceğine göre… Siyasetçilere yaşamsal önemde görevler düşmektedir. Var olan iki bölgeli, iki devletli, sınırları güvence altına alınmış bir yapıyı kabul ettirerek, gereğini yapacaklarına da inanmak istiyoruz.

Bu yapıldığı takdirde birkaç kendini bilmez diye tanımlanan kişilerin de saldırılarından Kıbrıs Türklerini korumuş olacaklardır.

Bizden anımsatması…

SEVGİ ile kalınız…

23 Ocak 2009 - Ankara -

ELAZIĞ NOTLARI - 2 -

17 Ocak 2009

Anadolu coğrafyasında kentler arsında bazı benzer ortak özellikleri bulmak olasıdır. Ortak özelliklerin başında kalelerin olduğu ve kentlerin bazılarının bu kalelerle anıldığının ve tanımlandığının da unutulmaması gerekiyor.

Elazığ iline yaşam veren Harput kalesini anmadan geçmek olanaklı değildir. Tarihi oldukça eski olan bu kale şimdiki yerleşim yeri olan kente adeta tepeden bakıyor gibidir.

Kalelerin neden böyle yüksek yerlere kurulduğunun gerekçelerini yazmaya gerek bile görmüyoruz.

Harput kalesinin, ilin kültür değerlerinin gelişmesinde ve günümüze dek taşınmasında önemli bir yerinin olduğu biliniyor. Halkın bağrından çıkan türkülerin ve uzun havaların o yöre insanının duygu ve düşüncelerini yansıttığının da unutulmaması gerekiyor.

Türk Halk Müziğinde Harput türkülerinin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu değerler ilde konuya ilişkin olarak çalışmalar yapan değişik gruplarca sahiplenilerek yaşatılmaktadır.

Katıldığımız özel bir türkü gecesinde bu güzelliklerin yaşatılacağına olan inancımızın pekiştiğini de vurgulamak istiyoruz. Yaşı ilerlemiş olan ilin saygın kişilerinin bu çalışmalara öncülük ediyor olmaları, yargımızın kanıtı olmaktadır. Bizlere sundukları özel türkü ziyafetini, anılarımızda unutulmazlar arasına yazdığımızın da bilinmesini istiyoruz.

Bu nedenle, Anadolu coğrafyasının kendine özgü olan bu kültürel zenginliklerini bitirmek olanaklı değildir. Ozan Behçet Kemal Çağlar, bu nedenden olacak “Bitmez tükenmez Anadolu” söylemini dizelerine dökmüştü.

Kültürel alandaki bu güzellikleri kendi içinde barındıran Elazığ ilinde, tarihi valilik binasının yıkılmasına izin verilmeden, “Elazığ İli Kültür ve Sanat Merkezi” olarak kente kazandırılmış olmasının boşuna olmadığını bir kez daha yinelemek istiyoruz.

Elazığ İli Kültür ve Sanat Merkezinin kurulmasının öneminin bilincinde olan güzel insanlar, “Hazar Şiir Akşamları” düzenlemekten de geri durmadılar. Türk kültürünü, Harput kültürü ile birlikte harmanlayıp anılmasını sağlamışladır. Bu güzel çalışmaların il valiliği ile işbirliği yapılarak başarılması her türlü takdirin üstündedir.

Hazar Şiir Akşamları, kitaplaştırılarak araştırma yapacak olanların da hizmetine düzenli olarak sunulmaktadır. Kentte çalışmalar yapmakta olan Manas Yayın evinin de çabalarının göz ardı edilmemesi gerekiyor. İmece usulü çalışmalar yapmakta olan isimsiz ve her biri birer kahraman olan bu arkadaşlarımıza da teşekkür etmek istiyoruz.

Anadolu’nun her yöresinde, kendine özgü olan yemek kültürünün izlerini Elazığ’da da görmek olanaklıdır. Özü itibarı ile her yörede bulunabilecek olan yemekleri, yöredeki özel isimleri ile tatmanın da ayrı bir güzellik olduğunu da belirtmek istiyoruz.

Elazığ il merkezinde her noktada bulunan anıt ve heykellerden etkilendiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğiz. Bu eserlerin yapılmış olması, ilin kültüre verdiği değerin bir göstergesi olmasının ötesindedir. Kente kattıkları güzellik ise bu işin cabasıdır.

Başkent Ankara’da bile bu kadar anıt ve heykelin olmaması acı bir gerçektir. Bundan duyduğumuz üzüntüyü anlatacak sözcüklerin henüz olmadığının da bilincindeyiz.

Biline…

Coğrafi konumu nedeniyle uzun yıllar yerleşim yeri olan Harput, şehircilik ve yerleşim yeri anlayışının değişmesi sonrasında, günümüzdeki Elazığ kenti, 1834 yılında kurulmuştur.

Harput’a 1867 yılında dönemin valisi İzzet Paşa’nın önerisi ile “Mamur’al ul Aziz” adı verilmiştir. Halk arasında söylenmesi zor olduğundan “Elaziz” olarak söylenmeye başlanmıştır.

Yüce Atatürk, 1937 yılında kente gelmiştir. Kente, azığı bol il anlamına gelen “Elazık” adı verilmiştir. Bu isim daha sonra TBMM’nin kararı ile ‘ELAZIĞ’ olarak kabul edilmiştir.

Kenti Doğu Anadolu’nun kültür merkezine dönüştürebilmek için katkı veren tüm Elazığlıları bir kez daha kutlamak istiyoruz. Bundan sonraki çalışmalarının da başarılarının sürekli olmasını diliyoruz.

SEVGİ ile kalınız…

ELAZIĞ NOTLARI - 1 -

8 Ocak 2009

Bazı olaylar vardır ki, aradan yıllar geçse bile tazeliğini ve güncelliğini belleklerde korumaktadır. Toplumun belleğinde yer etmiş olan bu tür olayları kolaylıkla unutmak olası değildir. Bu tür olayların sayısının pek çok olduğunu da söyleyebiliriz.

Geçmişte yaşanmamış bazı olayları yaşanmış gibi göstermek büyük bir marifeti gerektirmektedir. Yalan üzerine kurulan böyle bir bina, bir süre sonra kendiliğinden çöker. Bunu da hiçbir kimse önleyemez.

Yalana dayalı olarak üretilen bu senaryolar sonrasında, başlatılan özür dileme kampanyasını aymazlık ötesi bir durum olarak değerlendirmek istiyoruz. Bu davranışlar ise ihanet ötesi bir durumun göstergesi olmaktadır.

Başlatılan bu kampanya, Anadolu’nun güzel insanlarına yapılabilecek saygısızlığın en büyüğü olmaktadır. Yıllardır bu tartışmalar yapılırken aynı aymaz takımı, “galiba biz de onlara bir şeyler yaptık” diyerek olay, bu noktaya taşınmıştır. Bunu kabul etmemiz olanaklı değildir.

Toplumun belleğinde yer etmiş olan ve unutulmayan bir olayın yıldönümünde Elazığ’da idik. Bir Türk subayı olan Binbaşı Nihat İlhan, hastalara ve çatışmalarda yaralananlara sağlık dağıtmak için uğraş verirken, eşi ve çocukları gözü dönmüş Rum çetecileri tarafından hunharca öldürülerek şehit ediliyorlardı.

Suçları mı…

Bilmeyen varsa hemen söyleyelim… Türk olmak…

İşte bu katliamla başlayan saldırılar, tarihe Kanlı Noel olarak geçiyordu. Aymaz takımının bu olayı bilmemesine olanak yoktur. Buna karşın Yunanistan destekli ve İngilizlerin göz kırpması ile Rumlarca gerçekleştirilen soykırım için özür dilemelerini beklemenin boşuna olduğunun da bilincindeyiz.

Elazığ Valiliği ile belediyesinin öncülüğünde gerçekleştirilen “Şehit İlhanlar Anıtı” yöredeki tüm kurum ve kuruluştan da destek görüyordu. Bu nedenle de emeği geçenleri kutlamak istiyoruz.

Aradan 45 yıl geçmiş olmasına karşın, yaşanmış olan bu soykırım olayı belleklerde tazeliğini korumaktadır. Şimdilerde adada Barıştan ve çözümden yana olanların da geçmişte yaşanan bu olaydan ders çıkarmaları gerekiyor.

Tarihimizi bilmek gibi bir yükümlülüğümüzün olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Görüşme masasında bunların bilinerek oturulması durumunda, sağlıklı bir çözüme de ulaşmanın olanaklı olacağını da belirtmek istiyoruz.

Bu güne değin Anadolu coğrafyasında pek çok il ve ilçeyi görmüş bulunuyoruz. Konukseverlik konusunda bir yarışın olduğunu söylemek durumundayız. Daha iyisini yapabilmenin heyecanını, gittiğimiz yörelerde gözlemlemiş bulunuyoruz.

Bu konuda Elazığ’ın farklı bir yerinin olduğunu uçaktan indiğimiz andan itibaren hissettiğimizi belirtmek istiyoruz. Konuştuğumuz her düzeyden kişilerin, özellikle ulusal ve Elazığ’ı ilgilendiren konularda tek yürek oldukları bize biraz şaşırtıcı geldi.

Neden mi…

Daha önceleri gittiğimiz yerlerdeki yerel yöneticilerle üniversiteler arasındaki uyumsuzluk sırıtarak kendini gösteriyordu. Bu konuda çok yakınmalara tanık olduğumuzu yinelemek boynumuzun borcu olsa gerek.

Elazığ’daki bu uyum kentte huzurlu ve sağlıklı bir ortamın oluşmasına da katkı vermiştir. Uzun yıllar bu uyumun bozulmaması en içten dileğimizdir. Bu arada büyük onur duyduğumuz bir olay, kent yöneticilerinin kurum ve kuruluşlarla birlikte, kültüre yaptıkları yatırımı belirtmeden geçemiyoruz.

Elazığ’daki tarihi Hükümet Konağı yenilenerek, “Elazığ İli Kültür ve Sanat Merkezi” olarak hizmete sunulmuştur. Diğer illerde genellikle eskidiği gerekçe gösterilerek bu tür yapılar yıkılarak, yerlerine ne olduğu belirsiz binaların yapıldığı biliniyor.

Bu olay bile Elazığ halkının kültüre verdiği değerin bir göstergesi olmaktadır. Bu nedenle Elazığ’ı, Doğu Anadolu’nun kültür merkezi olarak tanımlamak bir ayrıcalık olsa gerek. Diğer etkinlikleri ve yapılmış olanları önümüzdeki hafta sizlerle paylaşacağız.

Kültüre yapılmış olan bu yatırıma katkı veren başta görevden alınmış olan il valisi Muammer Muşmal’ın şahsında tüm emeği geçenleri kutlamak istiyoruz.

Yeni bir yıla girerken 45 yıl önce Kıbrıs’ta yaşanan soykırım olayı ne yazık ki aynı günlerde Filistin’de başlatılmıştır. Dünyanın gözleri önünde acımasızca uygulanmaktadır. Çağdaş olduğunu söyleyenlerin utanacaklarını düşünmek bile istemiyoruz.

Bu koşullarda iyi bir yıl geçirmenizi istiyor ve diliyoruz.

SEVGİ ile kalınız…

02 Ocak 2009 - Ankara -