Yazar: Binali Seferoğlu

Hakkında:
Yazarın web sitesi: Binali Seferoğlu
Binali Seferoğlu tarafından gönderilen yazılar:
Sermayenin Bilim Adamları
18 Aralık 2008
Politik strateji ustası; “Sermayenin kalemşorları, bin tane doğruyu bir yalanlarını gizlemek için yazarlar.” der. Günümüzde, sözüm ona bilim adamı diye geçinenler, medya bülbülleri, yalakalar, dönekler, kalemini emperyalizme kiralayanlar, “Ilımlı İslam, Kökten Dinci Devlet, Siyasi İslam, İslam Devleti” sözcüklerini dillerine dolamışlar, sakız gibi çiğneyip duruyorlar. Bir kere, İslam Devleti, Ilımlı İslam Devleti diye bir kavram yoktur. Paraya Ya da emeğe dayalı devlet vardır. İnsanlık ‘köleci devlet’ ve ‘feodal devlet’ biçimlerinden geçerek bu aşamaya ulaştı. Türkçe Sözlük, şöyle tanımlıyor Devleti; “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak, siyasi örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel bir varlık.” (TDK. S. s.297.) Dün din ekseninde örgütlü bir devlet yoktu, bugüne de yoktur. Devlet, siyasi bir oluşumun simgesidir ve sınıfsal bir öze sahiptir. Bu öz, ezen ve ezilen sınıflardan oluşur. Devlet, dolaştırılmış bir yumağa benzese de ezilen ve ezen sınıfların bir bütününden başka bir şey değildir. Bu nedenle ezilen ve ezen sınıfların bir bütünüdür. Zaten sınıflar ortadan kalkınca, devlet de söner ve ortadan kalkar.
Fransız devlet adamlarından Taylant’ın ilginç bir sözü vardır; “Süngü ile her şeyi halledebilirsiniz,ama üzerinde duramazsınız” Sömürgeciler,ezilen sınıfları, atom bombası ya da günümüzde korkunç boyutlara ulaşmış kitle imha silahlarıyla -Hiroşima’da olduğu gibi- yok edebilirler.. Bunu yapmamalarının nedeni onların hukuka, insanı değerlere bağlı olmalarından kaynaklanmıyor. Çünkü,vahşi kapitalizmin ya da emperyalizmin; dini, imanı, mezhebi kıblesi, merhameti ve acıma duygusu yoktur. “Kurt ile yer, sahibiyle şivan ederler.” İrak’da, Afganistan’da, Anadolu’da ya da dünyanın başka bir yerinde milyonlarca günahsız ve de masum insanları öldürdüler ve bu kıyımı bu gün de sürdürmektedirler. Yeter ki kasalarına dolarlar aksın, cüzdanları dolup taşsın. Onlar için her şey mubahtır. Çünkü vicdanları cüzdanlarıdır, kulakları ise sağırdır. Ne ki emekçiler olmadan, onların emeklerini sömürmeden karlarına kar katmaları, para keselerinin dolup taşması olanaksızdır.
Süngüleriyle halledemediklerini, dini, ırkı, mezhep ve bölge farklılıklarını, medyayı, en önemlisi de eğitimi, kültür ve sanatı kullanarak emekçilerin beyinleri yıkıyorlar, düşünme yeteneklerini yok ediyorlar. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin sınıfsal çıkarları temelinde örgütlenerek örgütlü hak aramalarının önünü kesiyorlar. Biliyorlar ki örgütsüz ve sınıfsal bilinçten yoksun bir topluluğun, sürüden farkı yoktur. Breht’in dediği gibi, böyle bir topluluk ya da sürüyü isterseniz kırkıcıya, isterseniz, yemciye isterseniz de kasaba götürebilirsiniz. Hiç fark etmez. Bunu çok iyi bildiği için başbakan Erdoğan, “Kriz bizi teğet geçer” diyor…
Sermayenin medyadaki kalemşorları bu beyin yıkamada ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ancak,Hasan Cemal’ı, Taha Akyol’u, Mehmet Barlas’ı, Cengiz Çandar’ı, vb… kişileri bu yalakaların dışında düşünüyorum. Çünkü onlar tercihlerini yapmışlar, ‘mütareke Basını’nın görevini üstlenmişler. Onlar, Ali Kemal’in, Ref-i Cevat’ın, Refik Halid Karay’ın günümüzdeki temsilcileridir! Tarih onları da bu ulvi görevi bir hakkın yerine getirdikleri için elbetteki değerlendirecektir!..
“Telefonların dinlenmesine, özel hayata müdahale edilmesine, Suudi ve Sovyetler Birliği gibi diktatör ve komünist rejimlerde rastlanabilir.”(Emin Çölaşan, Ankara Kulisi, 02.11.2008) M.Kemal: “Her ikimiz de Avrupa ve İngiliz emperyalist kapitalizmine karşı amansız bir savaş vermekte olduğumuza göre, Bolşeviklerle işbirliği yapmamız kadar doğal bir şey olamaz.” (THE NEW YORK TIMES,19.08.1920) Acı ama gerçek Emin Çölaşan’da katıksız Kemalist!.. O nedenle de Orta Çağ feodalizm ve teokrasinin temsilcisi faşist Suudi’lerle Bağımsızlık Savaşımımızda maddi ve manevi bakımdan bizimle karşılıklı yardım ve dayanışma temelinde,işbirliği yapan,Dünyadaki mazlum halkların kurtuluşuna ışık tutan Sovyetler Birliğini aynı kefeye koyuyor. İsmet Paşa’nın, “ hadi oradan” sözü ister istemez insanın usuna geliyor ve de beynine bir çivi gibi saplanıyor.
“Dün nasıl Alman Askeri diktatörlüğünü almakla bugün çöküntüye uğramışsak, şimdi de Rus Bolşevikliğine can atmakla yarın dünya sahifesinden silinmek istiyoruz.” (Hafız İsmail, Alemdar Gazetesi,04.03.1920,) Hasan Cemal, “AB’ye girmezsek, arkamızı ABD’ye dönersek, işçimize aş, iş bulamayız ve de bağımsızlığımızı ve demokrasimizi koruyamayız,” diyen Hasan Cemal’e elbetteki kızamazsınız. Çünkü onun yeri ve yönü belle’ Ya Çölaşan’a ne demeli?.. Hafız İsmail’de Hasan Cemal’da,Taha Akyol’da aynı yolun yolcusu ve de aynı kulvarda koşuyorlar. Yüzleri, kapitalist emperyalizme dönük. Peki, M. Kemal’le Çölaşan aynı kulvarda mı koşuyorlar?..
Mütareke basınına bir sözümüz yok, olamazda… Onlar üzerlerine düşen görevi bihakkın yerine getiriyorlar. Solda görünüp sağın değirmenine su taşıyan Çölaşanlara ne demeli! Yazıyı; “Kendini altından koru, zehri teneke kupa içinde sunmazlar.” atasözüyle noktalayalım!
Hamd Olsun Kriz Bizi Etkilemez
6 Aralık 2008
Başbakan Erdoğan, “Hamd olsun, kriz bizi etkilemez,teğet geçer.” dedi. Doğrudur, kriz gerçekten bizi etkilemez ve teğet geçer. Bunu herkesten iyi bilen kişi kuşkusuz Sayın başbakandır. Bütün bilgiler onun elinin altında. Yüzlerce daışmanı,kendisini bigilendirecek uzmanlar var. İstediğinde bütün bu bilgileri,doneleri Sayın başbakanın önüne dakikasında koyabilirler. Bu danışmanların belki de onlarcası, ABD ya da AB’li uzmanlardır. Hepsi de cin gibi kişiler olup, her şeyin en iyisini onlar bilir. Hiç kimse bu konuda onlarla boy ölçüşemez. Ayrıca, yanı başında,paradan sorumlu devlet başkanı,İ ngiliz vatandaşı Mehmet Şimşek de var.. Kriz, Fransızca kökenli bir sözcük. Türkçe karşılığı; bunalım.TDK sözlüğü şöyle tanımlıyor kriz sözcüğünü; “Bir toplumun,bir kuruluşun,ya da bir kimsenin yaşamında görülen güç dönüm, bunalım.” (s. 752) Kaba bir değimle ülkenin başta ekonomisi olmak üzere her şeyin alt üst olmasıdır. Acı ama gerçek, yıkılan duvarın altında kalanlar ise, başta işçiler ve yoksul köylüler olmak üzere tüm emekçilerdir. Yaşam koşuları kötüleşir. Sofralarındaki lokmalar küçülür. Daha kötü beslenmek, sağlığa aykırı konutlarda oturmak, her insanın doğal hakkı eğitim, sağlık haklarından yararlanamamak, geleceklerinin karartılmasıdır kriz.. Yukarıda da değindik, böyle bir şey olsa, bunu bilecek, görecek, sezecek ve de çözümler üretecek, duvarın yıkılmasını önleyebilecek tek kişi başbakan değil midir?:.Devletin bütün olanakları, bilgi kaynakları, doneleri onun elinin altındadır. Başbakan yok dediğine göre kriz yoktur!..Şom ağızlıların çıkardıkları şamatalara kulak asmamak gerek!..
Salı günü (25.11.2008) Sayın Başbakan bu gerçeğin altını bir kez daha çizdi: “Açık söylüyorum, Türkiye bu krizi en az zararla atlatacaktır. Zaten krizin sorumlusu; ABD ve de AB’dir.” Allah Allah,Sayın başbakan hidayete mi erdi birden bire!..Doğrusu, BOP’un eş başkanının bu sözleri benim gibi bir çok kişiyi şaşırttı. Ne güzel, başbakan nihayet, gerçeği görmüş, açıklamış.. Bu alt üst olmanın, milyarlarca insanın işsiz, aç susuz kalmasının tek sorumlusu demek ki ABD ve de AB. Doğrusu başbakanı kutlamak gerek! Dünyadaki terörün, bölgesel savaşların, halkların birbirini boğazlamalarının sorumlusu da ABD ve AB emperyalistleri imiş!.. Halbuki dün ABD ve AB sütten çıkmış kaşıktı. 60 yıldan beri Amerika’ya benziyelim diye çırpınıp durmadık mı? ABD’de ki 480 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun %30’unun mal varlığına eşit. Emperyalistler silahlanmayı teşvik ediyorlar. Bunun içinde halkları bir birine düşman etmek için her oyunu tezgahlıyorlar. Halbuki ilaha verilen para,suya atılan sermayedir. Dünyada her yıl silahlanmaya harcanan para, bir trilyon dolardan fazla. Bu paranın % 75’den fazlası ABD ve AB emperyalistlerinin kasalarına akmaktadır… Bu nedenle bölgesel savaşların, terörün arkasında hep emperyalistler vardır. Boşuna mı Irak’ta 1,5 milyon insanı katlettiler. Bunların 500 binini bebekler ve çocuklar oluşturuyor. Keşiş Malthoz ne demiş 19. yüz yılda; “Burjuvazinin rahat etmesi, ülkeyi daha iyi yönetebilmesi için savaş ve hastalıkların artması zorunludur.” Emperyalizmin kan dökücülüğünün çarpıcı bir kanıtı değil mi?
Hangi taşı kaldırsan altından ABD ve AB emperyalistleri çıkıyor. Bunu başbakanda kabul ediyor. Ama AKP onlarla can ciğer ve kuzu sarması.ABD’nin Orta Doğu’daki emperyalist çıkarlarını korumak için oluşturulan BOP’un kurucu eş başkanı Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı R. Tayip Erdoğan. Bu bir çelişki mi? Hayır. Ne demiş Prens adlı yapıtında Mayavel, “Amaca ulaşmak için her araç mubahtır.” Sayın başbakan Erdoğan’da; “ “Demokrasi bir araçtır. Son istasyonda onu terk etmek gerekir.” Diyerek bu gerçeğin altını çizmedi mi?..
Başbakan, “Krizin yaratıcısı ABD ve AB emperyalistleridir.” derken, öte yandan emperyalistlerin Orta Doğu’da oluşturmak için kurmak istedikleri BOP’un eş başkanlığını kabul ettiğini 70 milyon Türkiye halkına renkli camdan açıklıyor, hem de şişinerek kasılarak.“Hamd olsun” diyerek ülkemizin yaşamını alt üst eden krizi neden küçümseyebiliyor? Bunun yanıtı çok basit ve yalın; başta işçiler ve yoksul köylüler olmak üzere tüm emekçiler örgütsüz hem de sınıfsal bilinçten yoksun.Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş. Uyandırmasan “eshab-i kef “ gibi sonsuza kadar uyuyacaklar. AKP yönetiminin gündeme soktuğu gerici örgün ve yaygın eğitim bu uykunun ninnisidir. Bu “uyu yavrum, uyu da büyü, ninni” teranesi 1946 yılında Köy Enstitülerinin kapatılması ve emperyalistlerle işbirliği ve NATO’ya üye olmakla başlatıldı. Gerisi çorap söküğü gibi geldi.Bu açıdan ulusal ve evrensel eğitimde en büyük yıkım faşist Evren döneminde başlatıldı. İlerici, yurtsever öğretmenlerin ocakları söndürüldü, üzerlerinden boldüzer geçirildi, kemikleri kırıldı. Faşist uygulamanın patronları Özal’ı Demokles’in kılıcı gibi halkın başına astılar. O da,varımızı yoğumuzu satışa çıkardı, papatyalarıyla birlikte ülkeyi soydu soğana çevirdi.Halka da “Allah’ın ipine sarılın,kurtuluş orada” dedi ve uyuttu.
Örgütsüz ve bilinçsiz bir toplumun, sürüden hiçbir farkı yoktur. Vahdettin’in M. Kemal’e, “Bu toplum bir koyun sürüsüdür. Sürüyü otaracak çobana ihtiyaç vardır; o çoban da benim.”Otaracak Bir çobana ihtiyaç var.o çoban da benim” demişti. esBu nedenle Melih Gökçek Vahdettin’in hayranıdır. Yoksul bırakılan halkı, sadaka olarak dağıttığı kömür, giyecek ve yiyeceklerle kul köle yapıp çobanlığını sürdürmek sevdasında. Bunun için sanatın içine tükürüyor, Kurtuluş Savaşını Vahdettin’in başlattığını öne sürüyor. Vahdettin halkın sürüleştirilmesini, sürü olarak kalmasını ve kendisinin de bu sürüyü otaran bir çoban olarak iktidarını sürdürmek istiyordu. M. Gökçek’te aynı politikay uyguluyor. Çok cüretkar, cazgır, şamatacı ve çığırtkan bir kişiliğe sahip. Yettiğine yetiyor, yetmediğine bir taş atıyor” ve kendisini eleştirenlerin sözlerini bir yumruk gibi boğazına tıkıyor…. Ankara’da 3.5 milyonun üzerinde insan oturuyor. Proletarya şehri değil Ankara, bir okumuş ve memur kenti. Üniversitelerde çabası. Konutların, işyerlerinin musluklarından sapsarı irin gibi su akıyor. Ama renkli ekrana çıkıyor, şehir şebekesinin suyu diye bir bardak su içiyor ve “sağlığımı içtiğim bu temiz suya borçluyum.” Diyerek 3.5 milyon insanla alay ediyor. Bilbordları, “Ankara’nın 20 yıllık su sorununu çözdük” sloganıyla süsleyebiliyor. Hiçbir Allah’ın kulu sesini çıkaramıyor. Doğalgaz paralarını topluyor,bu paraları yerine ulaştırmıyor Belediyenin bu konuda biriken borcu faizi ile birlikte 1 miyardan fazla. Diğer kurumlara olan borcunun miktarını ise, yalnız Tanrı biliyor. Toplanan paraları, giyecek, yakacak ve yiyecek olarak sadaka niyetine halka dağıtıyor. . Bu yolla Ankara’da 450 bin aileye ulaşmakta. 450 aile,1 milyon 200 oy demek. İrin gibi sudan söz ettiğinizde, “ Ne yapsın Melih Gökçek, Allah yağmur vermiyor.” diyorlar, sadaka ile beyinleri yıkananlar.
Başbakan da bu kömürle beyinleri karartılanlara güvenerek,”hamd” olsun diyebiliyor. İlginç bir Temel öyküsüdür. Temel’e, “Benzine zam yapıldı, duydun mu? Diye sormuşlar. Temel ilgisizce yanıtlamış soruyu; “Yapsınlar,ben her zaman yüz liralık benzin alıyorum.” Demiş. Alıştırılmış bu halk, “Ayağını yorganına göre uzat” ama ayağına uygun yorgan sakın isteme!…Verilenle yetin Allah’a şükret, çünkü önemli olan öteki dünya. Halk,gelen krizleri, felaketleri, zulüm ve soygunları; “kaderim bu” diyerek sinesine çekmesinin kökeninde bu var. Sırtına ne yüklersen yükle itiraz etmiyor. Gelene ağam gidene paşam diyor ve kaderine boyun eğiyor. Boşuna mı diyor Abdullah Gül, “Üniversitelere her türlü inanç girmeli.” Halbuki üniversitelere,okullara bilim yuvalarına inançlar değil, yalnızca bilimsel düşünceler girmeli,nedenler niçinler aklın yaydığı ışığın altında değerlendirilmeli. Sömürür ve vurgunun en büyük düşmanı akıldır,bilimdir,sağduyu ve de bilinçtir. Başbakanın beklide dil sürçtü; “Krizin arkasında ABD ve AB var” dedi.Ama doğru bir söz. Ülkenin bu bataklıktan çıkmasının tek yolu; başta işçiler ve yoksul köylüler olmak üzere tüm emekçilerin sınıfsal çıkarı temelinde, örgütlenmeleri, demokrasiyi ete kemiğe büründürüp, sömürüye,vurguna, kapitalizm ve onun çocuğu emperyalizme karşı örgütlü mücadele vermeleridir. Emekçilerin silahlar örgütleridir. Bunun adı kısacademokratik mücadeledir. Sömürüryü,vurgun ve zulmü ortadan kaldırmaz,yalnızca baskıların azalmasını sağlar. Savaşsız, sömürüsüz, insanın insanın sırtına yük olmadığı, doğanın korunarak zenginleştirilerek yeni kuşaklara bırakılmasının gerçekleşmesi, bir iktidar sorunudur ve bunu gerçekleştirecek olan da siyasi partilerdir. Unutmadan söyleyelim, iktidar sorunu çözülmeden, emeği ile geçinenlerin dirlik ve düzen içinde yaşaması,çoluk çekleriyle birlikte yarınlara yarınlara umutla bakıp oh dünya varmış, yaşamak ne güzelmiş” demeleri olanaksızdır.
