Yazar: Av. Erturul Kazancı

Av. Erturul Kazancı

Hakkında:

Yazarın web sitesi: Av. Erturul Kazancı

Av. Erturul Kazancı tarafından gönderilen yazılar:

YENİ DÜNYA DÜZENİ…

23 Mayıs 2009

 ABD siyasal tarihinde, ülkenin geleneksel ‘emperyalist’ siyasetini yadsıyan tek Devlet Başkanı Roosevelt’tir.1929 yılında çıkan ve dünyanın dört tarafını etkileyen genel ekonomik bunalım sonrası işbaşına gelen Roosevelt, sorunu başarıyla atlatan yöntemler uygulamıştır. O süreçte ABD’den çok uzakta bir başka ülke, yine kendisine özgü önlem ve uygulamalarla krizin dışında kalabilmiştir. O ülke; halkçı-devletçi ekonomik toplumcu modele sahip Türkiye’dir. Türkiye’nin ekonomik büyüme hızı,1930’larda; % 9’dur.                                                       
       Roosevelt, ABD tarihinde 3 dönem Başkanlık sorumluluğu taşımış tek kişidir. Kapitalizme dayalı bir ülkede, ayağı felçli ama aklı toplumcu nosyonla pırıldayan lider; “New Deal”(Yeni Dalga) adı verilen bir sosyal ve ekonomik çizgiyle ülke halkına nefes aldırmıştır. Gerçi başta ABD Federal Yüksek Mahkemesi olmak üzere pek çok bağnaz kurum ve kişilerin, Roosevelt’e;“Solcu, komünist” damgası vurmalarına karşın, “Sosyal Devlet” politikaları, kararlılıkla yürütülmüştür. ABD tarihinde sömürgen yayılmacılığı devlet tutumu olmaktan kurtaran Roosevelt, belleklerde saygıyla korunmaktadır.Ama Roosevelt sonrası,Truman’la başlayan ve ; Johnson,Reagan,Bush gibi ardılların öngörüsüz ve çılgın kapitalist yöntemlerine tutsak olan ABD politikaları,dünya kamuoyunun tepkisini çekmiştir.
        “Yeni Dünya Düzeni” özellikle 1980’li yıllarda atak yapmıştır. Kızılderililerin katledildiklerini yansıtan filmlerle ün yapan artist Ronald Reagan ABD’nin, “Falkland adalarını” gasp eden “Demir Lady” unvanlı Margeret Teatcher Britanya’nın başındayken yaşama geçirilen “Yeni Dünya Düzeni”, dünyanın çivisini çıkarmıştır. Toplumcu değerleri tanımayan “Çok Uluslu Şirketlere” arka çıkarak, zümresel zenginleşmenin yolunu açan “monoterist” sistem yönetimleri ,insanlığa acılar çektirmiştir. Sistemi uygulamakta her çare düşünülmüş, göz kırpılmadan güya; “özgür dünya” adına dış müdahalelerle nemalanma yolları araştırılmıştır. Bush ve Blair ikilisi, eskilerini aratmayan uğraşlarla “Globalleşme” stratejisini arttırarak, Ortadoğu’yu kana boyamışlardır. Atatürk’ü unutan Türkiye;“24 Ocak” kararları çerçevesinde ve kopyalama yoluyla bu gidişe aynen katılmıştır.
         ABD kaynaklı “Mortgage” adı verilen ekonomik bunalım en acımasız liberal beyinlerde bile, devlet müdahalesi gerçeğini anımsatmıştır. Çünkü,“Çok Uluslu Şirketler” dünya ölçütünde yanmaya ve halkları yakmaya başlamışlardır.Devlet yönetimlerince,İktisatçı Keynes’in sosyal açılımlı ekonomik disiplinine zorunlu başvuru,cankurtaran olmuştur.
         ABD, Roosevelt’in uygulamalarına dönme peşindedir. “Sosyal Devlet” ekolü, genel planlamadır.Vahşi kapitalizm, iflastadır.Türkiye, gelişmelerden ders çıkararak,1930’lardaki başarılı “Kemalist” modele , günümüzün gelişmeleri ışığında ciddiyetle göz atmalıdır.

DEVRİMİ ANAYASA’DA TARTIŞMAK…

6 Aralık 2008

Tartışma, doğruların elde edilme amacına yönelmesi gereken ciddî bir demokratik yöntemdir. Üzerinde kuşkular doğmuş alanları aydınlatmak için veya yeni düşünce ufukları bularak kesin yargıya ulaşılmayı sağlamak bakımından açılan tartışmalar yararlıdır. Ama akıl ve bilimin somut süzgeçlerinden geçerek, tarihsel deneyimlerle desteklendikten sonra toplumca kabul görmüş ve uygarca başarılar kazanmış konularda tartışma yersizdir. Çünkü doğru, tek yanlı  gerçektir.
Halktan yana gerçekleştirilen ve tüm öğelerinde; çağcıllaşmayı, ilerici ve toplumcu ilkeleri hedef edinmiş eylemselliği içeren Kemalist ideoloji’nin temel özellikleri, “demokratik özgürlük” savıyla tartışma gündemine getirilmektedir. Anayasa’da yer alan başlangıç ilkeleri ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen” maddelerin birlikte korunduğu devrim yasalarının eleştirisi yapılmaktadır. Halkın dirlik ve esenliğini sağlayan ulusal değerlerle donatılmış ve evrensel gelişme ölçütleriyle örtüşen devrimci bir nosyon, nesnel kıstaslar dışı ve “kamu zararı ” pahasına tartışmaya açılmaktadır. Kötücül amaçlı olumsuz uğraş, bu kez tam esastan ve köktendeğişimci bir tavırla kotarılmaktadır.
Aslında bir yergiler dizisi, bir karalamalar bileşkesi ve bir karşıdevrim arayışı niteliğinde olan ve “tartışma” adıyla sunulan çabaların demokrasiyle ilgisi yoktur. Antiemperyalist ve tam bağımsızlıktan yana düşünceyle özdeşleşmiş devrimsel temelleri yıkmakla ilişkisi vardır. Onun için de Anayasa’ya temel oluşturan tarihsel ve siyasal olguyu irdelemek zorunluluk taşımaktadır.
Gerçekler:
Halklarının varlığına kastedenleri, “insafa getireceklerini” savunan işbirlikçi aymazlarla, yandaş çıkarcılar çok görülmüştür. Halbuki; bireysel, zümresel veya hanedanlığa dayalı  yönetimleri sömürgeci desteklerle ayakta tutmak düşüncesi bile alçaltıcı bir davranıştır.Daha da fenası,işgalciyle ortaklaşa silaha sarılarak tam bağımsızlık yanlılarına cephe almaktır. Fransız Vichy ve Norveç Quisling yönetimlerinin İkinci Dünya Savaşındaki faşistlerle işbirlikçi rolleri neyse Osmanlı mütareke hükûmetlerinin Damat Ferit ve Anzavur  Ahmet’lere değin uzanan işlevleri de odur. Mustafa Kemal’in önderliğindeki direnişin karakteriyse;tam bağımsız,halkı özgür ve geleceğini kendisi çizebilen onurlu bir ülke yaratmaktır.Anadolu İhtilâli, İstanbul’daki yönetim anlayışına uygun davranarak Petain veya Quisling benzerlerine yardımcılık veya yaranıcılık mı yapmalıydı? Veya kurulan devrimci Cumhuriyet`in ilkeleri, Anayasal esaslardan uzak mı tutulmalıydı?
“Başlangıç” maddesinde ; “Devletin bölünmez bütünlüğü, Atatürkçü ulusalcılık,devrim ve ulusal istenç” belirleyen bir Anayasa; “Tasa ve kıvançta ortaklık,barış,laiklik,hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması”gibi ölçütlerden konu açıyorsa üzerinde şu şekilde durulmalıdır:Eğer,belirtilen öğeler  daha da pekiştirilecekse sorun yoktur.Ama  var olan nitelemeler kaldırılarak;tarihin gerilerine,ilkellik ve bağnazlıklarına dönülmek istenilirse ortada toplumsal alanı ilgilendiren “vahim bir tertip” var demektir. Çünkü;“Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen” devrimci Anayasal hükümleri; başlangıç ilkeleri ve devrim yasalarıyla birlikte tartışmaya açanlar, Cumhuriyet hukukunu; devletin şekli,dili,bayrağı,marşı başkenti ve tüm çağcıl nitelikleriyle tartışmak isteyenlerdir. Kurtuluş Savaşı başındaki; “Biz adam olmayız, bizim yönetilmemiz gereklidir” diyen idare-i maslahatçı ve boyun eğiciliğe teslim olmuş zihniyetin uzantıları, Ulusal egemenlik erkini hanedanlara bağlı kılmak isteyen eğilimi  taşırlar. Kendi halklarına saygısız, aile egemenliğine yeniden biat etmeye çalışanların Cumhuriyet rejimiyle gönülden bağları olabilir mi?“ Tam bağımsızlık” idealine uyum sağlayamayanlar, dış dünyaya hizmet edenler, dünya barışını bozmak için kurulan saldırgan paktlara girenler, “üs” ve tesis” adıyla yabancı ülke güçlerine yer ve yurt verenler, uluslararası ilişkilerde eşitlik ilkesini yadsıyanlar 1919 ruhundan esinlenen Anayasal esin kaynağından rahatsız olmazlar mı? “ Küreselleşme” adıyla kapitalist dünyanın maddesel çıkarlarıyla içli dışlı olanlar, ABD ve AB cenahından; fon, yardım ve destek adıyla nemalananlar, “antikapitalist” olduğunu beyan eden Atatürk’ü dışlayanlar, “sosyal devlet” tanımından çekinmezler mi? “ Milletlere mal olmuş veya olmamış devrimler vardır” diyenler; “Sevr´i bir karış genişletti diye resimleriyle ve heykelleriyle her gün karşımızdadır” şeklindeki yaklaşımlarıyla Lozan’a tavır koyanlar,24 Temmuz l923 tarihinde hukuken onaylanan yeni bir devletin ve onun yeni içeriğini belirleyen Anayasal temellere soğuk bakmazlar mı? Kamu iktisadî kurumlarını kapatanlar, liman ve tersaneleri satanlar ve “karşılıklılık” ilkesine uymadan toprakları peşkeş çekenler, l961 ve hatta 1982 Anayasasının özelleştirmeye cevaz vermeyen yapısını budayan, şu anki yaklaşımı destekleyenler değiller midir?
“Hurafe ve safsatalarla” halkı kandıranlar, din ve vicdan özgürlüğünü oya dönüştürenler, Atatürk ilkeleriyle ilişkileri bulunmayanlar bağnazlıktan ötede neyi tartışmaya açmaktadırlar, o belli değil midir?
Anayasa’da sıralanan;“Öğrenim birliği, şapka giyilmesi,tekke ve zaviyelerin kapatılması,medeni nikah,yeni rakam ve harflerin kabûlü,lakap ve ünvanların kaldırılması ve bazı kisvelerin giyilemeyeceğine” ilişkin devrim yasalarında hangisi toplumsal gelişmelere aykırıdır da  tartışılacaktır?
Cumhuriyet’in; “Ulusal dayanışma ve adalet anlayışına, insan haklarına saygılı demokratik” yapısını niteleyen içeriği mi Anayasa yoluyla tartışmaya açılmalıdır? Ne yazıktır ki, “mazlum uluslara” direnç örneği olmuş, Anadolu’da ulusal devlet kurarak yüzyılların “bedbahtlığını” üzerinden atabilmiş devrimci ve antiemperyalist bir Cumhuriyet,bugünleri görmüştür.1925,1930 ve 1945 yıllarında çok partili sisteme öncülük yapan demokrat anlayışın “halkçı-devletçi”yaklaşım esasları bir kenara itilmiştir.
Sonuç:
Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşındaki;tam bağımsız ve antiemperyalist nitelikli bir kalkışmayı, uygarlığa dayalı ulusal onurla birleştirmiş ilerici ve toplumcu bir kimlikle doğmuştur.Ama her yol ve yöntemden kamu zararına yararlanan dıştaki düşmanlarla;neoliberal, çağcılığa karşıt,ayrımcı ve tutucu içteki kötücül bağdaşıklarından çok çekmiştir.l9l9 tarihinden öncesinde kalanlar yeniden güçlenmişlerdir. “Hürriyet ve İtilâf” uzantıları Cumhuriyet’in yakasından düşmemişlerdir.Karşıdevrim,kara yazgı olmuştur.
Ulusun “makûs talihinin” demokratik bir özümsemeyle Cumhuriyet ve devrime sahip çıkılarak “ yenileceğine” her şeye karşın inanıyoruz.